“Rendekâr düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata’da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşünüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Var olduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”
Descartes’ın ünlü “Düşünüyorum, öyleyse varım”ı romanın felsefi yapısında “Düşlüyorum, öyleyse varım, düşlediğim için de siz varsınız”a dönüşür. Romanın sonunda Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin’e mektubunda da roman boyu verilen mesaj tamamlanmış ve birçok soru işareti açığa kavuşmuş olur.
Romanda seçilen tarihin, Osmanlı’nın artık eski şaşaasını kaybetmeye başladığı ve duraklamaya girdiği yıllara denk gelmesi tesadüf değil. Yazar, romandaki birçok kısımda dönemin eleştirisini de kurguya dahil ediyor. (Yeniçerilerin işkenceciliği, Osmanlı otoritelerinden habersiz teşkilatlar, dilenciler arasındaki teşkilat sistemi vb.) Neredeyse her cümlede arkasında birçok yere göndermede bulunan bir tarih okuması mümkün. Romanı gerek tarihsel gerek felsefi açılardan okuyacak olursak pek çok şey eklenebilir.
ihsan oktay anar’ın ilk yazdığı kitap. yazılan kitabı okumak için türkçe öğrenilir dendiğinde abartı bulduğum ama okuduğumda az bulduğum harika bir roman.
eğer aranızda okumayanlar varsa çok şey kaçırmışlardır çünkü bu roman bir türk romancının ömründe yapmayı