Tekrar Tekrar Okumaktan Bıkmayacağım
10/10
·240 syf.··
2026 23. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2026 00:00
Mahvolmuş bir vaziyetteyim ve sanırım bu kitabı sindirmem için epey bir zaman gerekecek. Kitap kulübümüzün haziran ayı kitabı Onur Ayı'na özel bir konseptle Adınla Çağır Beni seçilmişti. Bu beni epey bir mutlu etti çünkü yıllar önce filmini seyrettiğimden beri kitabı delicesine merak ediyordum ve hiç vakit kaybetmeden kitabı okumaya başladım. Fazlasıyla etkileyici, tutku ve şehvetle donatılmış, tüm çıplaklığı ve ilkel duyguları ile okuduğum bir aşk hikayesiydi bu. Oliver ve Elio, Elio ve Oliver... Bizim ülkemizden pek çok okurun tanımladığı "sapkınlık" veya "rezillik" yorumlarına hiç katılmadığımı söylemek istiyorum. Çünkü aşk biraz da böyledir, sevgili dostlar. Aşk; arzu ve şehvetten bedeninizin yanıp kavrulduğu ve "o kişinin" her şeyini bütünüyle istediğiniz bir duygudur. Sonsuz bir çekim vardır aranızda ve o kişinin her bir zerresine muhtaçsınızdır. İşte Elio da böyle duygularla görüyor Oliver'ı. Kitabı okurken elimden kalemi düşürmedim, altını çizdiğim bir sürü satır oldu. Yorumumda bu alıntılara da yer vereceğim. "Dostluk sözcüğü geldi aklıma. Ama herkes tarafından bilindiği şekliyle dostluk hiç ilgimi çekmeyen, yabancı, ekilmemiş toprak gibi bir şeydi. Oysa benim, onun taksiden inmesinden Roma'da vedalaşmamıza dek hep istediğim şey belki de bütün insanların birbirinden istediği, yaşamı yaşanabilir kılan şeydi." Elio'nun ne istediğini anlatan en güzel pasaj buydu belki de. Utangaç, içine kapanık, pek arkadaşı olmayan ve dostluk tanımından bihaber olan Elio, Oliver'dan bunu hiç talep etmemişti. "Onun ölmesini de istiyordum, çünkü onu düşünmekten ve bir daha ne zaman göreceğim konusunda endişelenmekten kendimi alamadığıma göre, ölümü hiç olmazsa bu işe bir son verirdi bari." Elio'nun sevdiğine duyduğu merak bedenini öyle ele geçiriyor ki onun ölmesini bile
Adınla Çağır BeniAndré Aciman · Sel Yayınları · 20244,330 okunma
Hayran olunası birikimi ve zekasını hisettirn dolu dolu bir eser
Puan vermedi·239 syf.··
2026 50. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 09 Nisan 2026 20:26
“Rendekâr düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata’da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşünüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Var olduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.” Descartes’ın ünlü “Düşünüyorum, öyleyse varım”ı romanın felsefi yapısında “Düşlüyorum, öyleyse varım, düşlediğim için de siz varsınız”a dönüşür. Romanın sonunda Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin’e mektubunda da roman boyu verilen mesaj tamamlanmış ve birçok soru işareti açığa kavuşmuş olur. Romanda seçilen tarihin, Osmanlı’nın artık eski şaşaasını kaybetmeye başladığı ve duraklamaya girdiği yıllara denk gelmesi tesadüf değil. Yazar, romandaki birçok kısımda dönemin eleştirisini de kurguya dahil ediyor. (Yeniçerilerin işkenceciliği, Osmanlı otoritelerinden habersiz teşkilatlar, dilenciler arasındaki teşkilat sistemi vb.) Neredeyse her cümlede arkasında birçok yere göndermede bulunan bir tarih okuması mümkün. Romanı gerek tarihsel gerek felsefi açılardan okuyacak olursak pek çok şey eklenebilir. ihsan oktay anar’ın ilk yazdığı kitap. yazılan kitabı okumak için türkçe öğrenilir dendiğinde abartı bulduğum ama okuduğumda az bulduğum harika bir roman. eğer aranızda okumayanlar varsa çok şey kaçırmışlardır çünkü bu roman bir türk romancının ömründe yapmayı
Puslu Kıtalar Atlasıİhsan Oktay Anar · İletişim Yayıncılık · 201567,7bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·276 syf.·
2026 83. kitabı
“Yaradılış gecemi süsleyen Uğursuz yıldızlar, hayırlı yıldızlar; İkincilere borçluyum hapse düşmemi Don Quijote’yi düşlediğim tutukevini.” Jorge Luis Borges Miguel de Cervantes bir zihnin nasıl kendi kurduğu dünyada yaşamaya başladığını gösteriyor. Don kişot romanı bir deliliğin hikayesi gibi görünse de aslında insanın inanma ihtiyacını anlatıyor. Gülümsetirken düşündürüyor, basit görünen sahnelerin içine derin bir anlam yerleştiriyor. Don Kişot yani Senyör Kesada artık yok oluyor ve onun yerine kendi hayal ettiği bir kahraman doğuyor. Kurmaca evrende başka bir gerçeklik kurmanın hikayesi Don Kişot, dünyayı olduğu gibi görmüyor, görmek istediği gibi görmeye devam ediyor. Karşısına çıkan her şeyi kendi hayal süzgecinden geçiriyor ve bu yüzden gerçeklikle sürekli çatışıyor. Don Kişot’un yolculuğu bir macera gibi ilerliyor. Don Kişot’un Yel Değirmenleri ve diğer yanılgıları bir zayıflık değil, bir tür direnç gibi duruyor. Dünya sıradanlaştıkça o hayalini büyütüyor. Ama her hayal gibi onunki de gerçekliğe çarpıyor. Don Kişot edebiyat dünyasına yalnız bir hikaye bırakmıyor insanın kendini de nasıl kurduğunu anlatan bir kapı aralıyor. Cervantes bu romanla birlikte edebi anlatıyı değiştiriyor, olaylardan çok insanın içini merkeze alıyor. Don Kişot dünyayı olduğu gibi görmüyor, görmek istediği gibi kuruyor, Sanço ise gerçeğe tutunuyor ama zamanla o da bu hayalin içine çekiliyor. Roman hayal ile gerçek arasında gidip gelen bir insanın hikayesine dönüşüyor. Cervantes 1605 yılında parodiyle eleştiriyi birleştiriyor, eski şövalye hikayelerini yıkarken yeni bir anlatıyla modern romanın kapısını açıyor. Don Kişot günüzmüzde bu yüzden hâla yaşıyor. “Sonunda gerçekliğe ve Ispanya’ya yenik düşen Don Qu­ ixote, 1614 yılında doğduğu köyde öldü. Miguel de
Bercesteden
Don KişotMiguel de Cervantes · Yapı Kredi Yayınları · 200827,5bin okunma
Puan vermedi·80 syf.··
2026 79. kitabı
"Karım olmanı sabırsızlıkla bekliyorum." Bugün bana bütün gerginliğimi unutturan ilk şey bu oldu. Ellerini sıktım ve tekrar kendime çok şanslı olduğumu söyledim. Bugün harika bir gün geçirecektik. Hayatımızın en güzel günü olacaktı. #arkakapak Bugün hayatımın en mutlu günü olmalıydı. Hayallerimdeki adamla nişanlıydım, sadece birkaç saat içinde yargıcın karşısına çıkacak ve ölüm bizi ayırana dek karı koca olmak üzere yemin edecektik. Bir iki aksilik yaşanmış olsa dahi bugün tam da düşlediğim gibi geçecekti. Ama şöyle bir sorun vardı: Birileri, evlilik yeminimi edecek kadar bile yaşamamı istemiyordu. Dikkatli olmazsam bu istekleri kolayca gerçeğe dönüşebilirdi. #kitapyorumu Yazar yine beni şaşırtmadı. Millie karakterinin düğününün olaysız olmasını bekleyemezdik tabii ki Kitabın girişi yine bizi acayip meraklandıran bir başlangıç ile başlıyor. Kitap boyunca Millie ve Enzo'yu izleyen kim çok merak ettim. Bu çiftin başında durmadan bir bela var. Bir gün yüzü görmediler. Kitabın sonunda hiç, beklemedik şeyler oldu. 80 sayfalık bir novella. Hemen bitti zaten. Isterseniz hizmetçinin Sırrı kitabından sonra isterseniz 3. Kitaptan sonra okuyabilirsiniz. Biliyorsunuz ki bu çiftin düğününü okuyamamıştık. O kısımdaki açıklık kapandı. Hizmetçinin Düğünü Freida McFadden
1000Kitap
Hizmetçinin DüğünüFreida McFadden · Olimpos Yayınları · 20251,782 okunma
Edebiyat sayesinde başka birisi olmanın tadına varmak.
Puan vermedi
KENDİSİNDEN; Kitapları küçük yaşımda keşfettim ve annemin bana ilk jurnalimi armağan ettiği günden beri yazıyorum. Edebiyat en yakın dostlarımdan biri oldu hep. Çocukluğumun büyük bir kısmı gerçek dünyada değil de edebi olanda geçti. Buna rağmen yazarlığı hiç hayal etmedim. İstanbul’da doğdum. Doğu Ekspresi’nin son durağı olan kentim bence büyülü bir yerdi. Doğu’yla Batı’nın tam orta yerinde büyüdüğüm için olsa gerek çocukluğum süresince her iki dünyayı gezmeyi, uzak memleketlerde mesken tutmayı düşledim. Tüm hayallerim cebimde, on yedi yaşındayken Boğaziçi Üniversitesi’ne girdim. Sosyoloji Bölümü’nde sıkı bir eğitim gördüm. Lisans diplomamı elime aldığımda düşlediğim hayata nasıl geçeceğimi hâlâ bilmiyordum. Bu yüzden de üniversitede biraz daha kalmaya karar verdim ve yüksek lisans programına yazıldım. Onu da bitirdiğimde feminist kuramdan şarkiyatçılığa, post-sömürgecilikten post-modernizme, toplumsal hareketlerden araştırma yöntemlerine kadar pek çok konuda bilgi sahibiydim ama hâlâ çocukluk hayallerimi süsleyen serüven ufukta belirmemişti. Ufukta beliren tek şey ABD’nin prestijli üniversitelerinden biri olan UCLA’in sosyal antropoloji bölümünde tam burslu doktora programıydı. Ben, düşlerinde dünyanın uzak köşelerine seyahat eden biri olsam da, hakikatte o güne kadar şehrimin Bizans surlarından dışarı pek çıkmamıştım. Amerika’ya gidip akademisyen mi olsam yoksa başka bir şey mi yapsam (ama ne?) diye diye kararsızlık çektiğim uzun ayların sonunda, yirmi sekiz yaşındayken sırtımda bir çanta ile İstanbul’dan ayrıldım ve dümeni Tayland’a kırdım. Bana hayallerimi benden başka kimse veremezdi. Bunu anlamıştım. Sonraki on yılda dünyayı gezdim. Tayland’da yoga öğrendim. Anlamlı ve tatminkâr bir yaşam için enerjimi ne yönde kullanmam gerektiğini yoga sırasında içime bakarak
Edebiyat
Çember ApartmanıDefne Suman · Doğan Kitap · 0476 okunma
Puan vermedi·238 syf.·
2026 4. kitabı
Yıllardır herkesin önerdiği ama bir türlü fırsat bulamadığım bir romandı. Demek ki zamanı şimdiymiş… Çoğu kişi dilinin ağır olduğunu söylüyor ama bana öyle gelmedi açıkçası. Birkaç osmanlıca terim olsa da genel anlamda anlaşılamayacak bir dile sahip değil. Okunma keyfi açısından dili çok iyi buldum. Çok masalsı, çok akıcı aynı zamanda da merak uyandıcı ve karakterlerin iç içe geçtiği ve bir şekilde yollarının kesiştiği bir anlatım olmuş. Kitap ismi gibi cidden puslu. Anar bize bir şeyi tam olarak vermiyor. Bulanık bir zeminde ilerlerken son vuruşunu da bulanık bırakıp okuyucuya bırakıyor. Okuduğumuz her şey bir başka kişinin zihni mi? Aslında bu noktada biraz ontolojik bir tartışma zemin yaratıyor okuyucuya. Rendekar yani aslında Descartes… O meşhur arayışından ve şüphelerinden bir noktaya gelen ve bugün hepimizin bildiği o meşhur sözü tarihe bırakan adam… Düşünüyorum o halde varım… Anar burada bize biraz ters köşe yapar. Varlığı düşünmeye bağlamaz. Düşünülüyorsam varım gibi bir noktaya gelir. Burada da yine puslu bir zemin oluşur bize. Ben bir başkası tarafından düşünüldüğüm için varsam ve o kişinin evrenindeysem bir başka kişi de benim düşümde ve benim evrenimde, ben onu düşlediğim için mi var? Bence burada biraz Berkeley’nin “Var olmak algılanmış olmaktır” felsefesine göz kırpıyor gibi. Ya da fiziki evren herkes için aslında aynı anlamı ifade etmez diyen fenomenoloji gibi… Tabii ki kafamızdaki bu sorular kitapta net bir noktaya bağlanmaz. Belki de yazarın bağlamak gibi bir niyeti de yoktur. Sadece bize bir takım şeyleri düşündürtmek ve sorgulatmaktır amacı. Gelelim Uzun İhsan Efendi ve Bünyamin ikiliğine. Tüm bunlar eğer ki Uzun İhsan Efendi’nin bir düşüyse o zaman Bünyamin’in kararları kendi özgür iradesiyle mi yapılmıştır? Biraz daha açarsak Bünyamin Uzun İhsan
Puslu Kıtalar Atlasıİhsan Oktay Anar · İletişim Yayınları · 202467,7bin okunma