Bazı kitaplar olaylarıyla akılda kalır, bazıları diliyle. Mösyö İbrahim ve Kur’an Çiçekleri ise insanın kalbinde eksik kalmış bir yere dokunarak hatırlanır. Bu kısa ama derin romanı okurken, aslında bir çocuğun büyüme hikâyesinden çok, sevginin ve rehberliğin insan hayatını nasıl değiştirebildiğini okuyoruz.
Romanın merkezinde Momo vardır. Sevgiye aç, yalnız ve kendisini ait hissedeceği bir yer arayan bir çocuk… Karşısında ise yaşlı bakkal Mösyö İbrahim durur. İlk bakışta sıradan görünen bu adam, zamanla Momo’nun hayatındaki en önemli kişiye dönüşür. Çünkü ona para vermez, makam vermez, büyük vaatlerde bulunmaz; sadece yanında olur. Bazen bir insanın kurtuluşu da tam olarak budur.
Mösyö İbrahim’in Momo’ya yaklaşımını etkileyici kılan şey, karşılıksız oluşudur. O, çocuğa sahip çıkarken herhangi bir ödül beklemez. Onu kendi inancına zorlamadan, kendi doğrularını dayatmadan, sevgi ve anlayışla yol gösterir. Müslümanlığı anlatırken bile bir üstünlük duygusuyla değil, insanı daha iyi bir insan yapabilecek değerler bütünü olarak sunar. Roman bu yönüyle dinler arası hoşgörünün ve insan sevgisinin güçlü bir örneğini ortaya koyar.
Kitap boyunca hissedilen en önemli duygu ise baba özlemidir. Momo’nun eksikliğini çektiği şey yalnızca bir ebeveyn değil; kendisine inanacak, onu dinleyecek ve hayatın içinde elinden tutacak bir rehberdir. Mösyö İbrahim bu boşluğu doldururken okuyucuya önemli bir gerçeği hatırlatır: Babalık bazen kan bağıyla değil, emekle ve merhametle kurulur.
Romanın dili sade olmasına rağmen duygusal etkisi oldukça güçlüdür. Eric-Emmanuel Schmitt, büyük cümleler kurmadan büyük duygular anlatmayı başarır. Bu nedenle kitap bittiğinde akılda olaylardan çok hisler kalır. İnsan, Momo’nun yolculuğunu düşünürken kendi hayatındaki eksiklikleri, karşısına çıkmış
Tek kelimeyle muhteşemdi.Mitoloji ve polisiye harika harmanlanmış. Elimden bırakamadan okudum. Altını çizmek istediğim bir sürü cümleler oldu. Çoğunu burada iliştirdim.
"Yaşayanların dünyasında garip oluyorsun; o kadar ayrısın ki, ne lüzum var aramızda dolaşmana? Kendimizden çektiğimiz yetmiyor mu?"
Huzur ilk defa Cumhuriyet gazetesinde, 22 Şubat-2 Haziran 1948 tarihleri arasında tefrika edilmiştir. Daha sonra 1949'da Remzi Kitabevi tarafından tekrar basılmıştır. Bu kitap, yazarın üzerinde en çok çalıştığı eserlerinden biri olmuş. Bazı karakterler sonradan eklenmiş, bazı sahneler çıkarılmış. Üzerinde en çok düşünüp yazdığı eserlerden biri olan bu roman dört kısımdan oluşuyor: İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz.
Kitabın girişi, Mümtaz'ın İhsan'a doktor bulmak için dışarı çıkmasıyla başlıyor. Sonrasında ise yazarın diğer eserlerinden tanıdığımız karakterlere de rastlıyoruz. Behçet Bey ile Nurhayat Hanım, hem Mahur Beste hem de Sahnenin Dışındakiler ile bağlantı kuruyor. Eser, II. Dünya Savaşı'nın atmosferini de işliyor, en azından bunu güçlü bir şekilde hissettiriyor.
Gelelim konusuna. Kısaca anlatmaya çalışacağım ama ne kadar kısaltabilirim bilemiyorum tabii. :)
Konusu şöyle: II. Dünya Savaşı'nın başlamasına bir gün vardır. Mümtaz, dokuz gündür hasta olan amcasının oğlu İhsan'a hastabakıcı aramaktadır. Mümtaz'ın babası Rumlar tarafından öldürülünce annesiyle birlikte İstanbul'a gelir. Annesi de burada vefat edince, kendisinden 23 yaş büyük olan İhsan'ın yanına gönderilir.
İhsan, yurt dışından yeni dönmüş ve Galatasaray Lisesi'nde tarih dersi vermektedir. Macide ve İlyas ile birlikte yaşayan Mümtaz, özellikle İlyas'ın etkisi altındadır. Olaylara bakışı, yorumlayışı ve görmüş geçirmiş hâli Mümtaz'ı derinden etkiler. Bu yüzden İhsan'ın hastalığı da onu bir o kadar üzer.
İhsan'ın anlatıldığı ilk bölümde Mümtaz, ona doktor bulmak için evden çıkar. Bu bölüm hem İhsan'ın hastalığının verdiği üzüntüyle arşınladığı Beyazıt ve Eminönü
Her ne kadar bu kitabın yazarı Owen King olarak geçse de, kitabı okuduğunuzda anlatım tarzından anlaşılıyor kitabın daha çok kimin elinden çıktığı :) Bu bildiğimiz %90 Stephen King kitabı :)) Çünkü 752 sayfa olmasına rağmen kitap baştan sona akıcı bir şekilde hiç sıkmadan okuttu kendini. Puanım 8/10
Toplam 40 bölümden oluşan bu kitap her bölümde farklı bir filozof ve onun düşünce tarzını kronolojik sırayla ele alıyor. Benim gibi nereden başlayacağını bilmeyenler için iyi bir felsefeye başlangıç kitabı olmaya aday. Ben okurken bi yandan da hangi filozofun eseriyle devam etmeliyim diye düşünüyordum.
Benim en çok ilgimi çeken iki kısım 19. bölüm Pembe Gerçeklik ve 32. bölüm Yuuh!/Yaşasın! :
19. bölüm Pembe gözlükler takıyorsanız, görsel deneyiminizin her yönü renklenecektir. cümlesi ile başlıyor. Bu bölümü okuduktan sonra bir süre ahlak kavramı ve doğru kavramı üzerine düşündüm.
32. bölüm ise Birinin anlamsıza konuştuğunu bilmenizin bir yolu olsa, ne güzel olurdu değil mi? Sorusu ile başlıyor. Bu bölüm okuduktan sonra kısıtlı ömrümde hangi düşünceler üzerinde kafa yormalıyım, hangi fikirler doğru veya yanlış olduğu üzerinde düşünmeye değer ve hayatımda nelere öncelik vermeliyim üzerine bir süre düşündüm.
"ALBERT EİNSTEİN"
"Patent ofisindeki düzenli hayat, Einstein'ın hem zihinsel hem de duygusal olarak denge bulmasını sağladı. Her ne kadar bu iş bir bilim insanı için ideal bir ortam olmasa da Einstein, yaratıcı düşünceleri için gerekli olan sakinliği burada buldu. Bu dönemde, bilimin sadece laboratuvarlarda değil, insan zihninin derinliklerinde de yapılabileceğini gösterdi."
Bilim tarihinin en parlak isimlerinden biri… Evrenin dokusunu yeniden şekillendiren bir zihin… Ve tüm bunların ötesinde, insanlık için yılmaz bir vicdan mücadelesi.
Albert Einstein denildiğinde aklımıza ilk olarak karmaşık formüller, görelilik teorisi ve o meşhur dil çıkarma fotoğrafı gelir. Oysa onun hikâyesi, çok daha derin ve insani bir yolculuğun öyküsüdür.
1879’da Almanya’nın Ulm kentinde dünyaya gelen Einstein, çocukluğunda beklenen parlaklığı göstermedi. Hatta konuşmaya geç başlaması, ailesini endişelendirmişti. Ama bu sessizlik, onun kendi iç dünyasında devasa sorularla boğuşmasını engellemedi. Küçük bir pusulanın iğnesine duyduğu hayranlık, onu evrenin görünmeyen güçlerini anlamaya iten ilk kıvılcımdı.
Eğitim sisteminin katı kalıplarına başkaldıran Einstein, ezbere dayalı öğretimi değil, sorgulayan ve keşfeden bir anlayışı benimsedi. Bu isyanı, onu düşünce özgürlüğünün ve yaratıcı zekânın en büyük savunucularından biri yaptı.
1905 yılı, “mucize yıl” olarak bilinir. Einstein, bu yıl içinde yayımladığı makalelerle fiziğin temellerini sarstı. Özel Görelilik Teorisi’yle zamanın ve mekânın mutlak olmadığını, gözlemciye göre değiştiğini ortaya koydu. Ardından gelen Genel Görelilik ise kütle çekimini uzay-zamanın bükülmesiyle açıklayarak Newton’un yüzyıllık hakimiyetine meydan okudu. Bu fikirler, o dönemde o kadar devrimciydi ki çoğu bilim insanı tarafından anlaşılmakta zorlandı. Ama Einstein,