9/10
·392 syf.··
Beğendi
·
2026 37. kitabı
#ölümcülkonular "Sana yalan söylüyorlar. Hepimize yalan söylüvorlar. Biz de buna boyun eğiyoruz çünkü bir yerlere gelmek istiyoruz. İşte bizi böyle kandırıyorlar. İhtiyacımız, arzumuz... Görülmek, duyulmak istememiz. Ama umurlarında değil. Bizi öyle görmüyorlar. Bizi kullanılacak ve sonra bir kenara atılacak araçlar olarak görüyorlar, ta ki bizden geriye hiçbir sey kalmayana kadar." Merhaba kitap severler bugün size SemraSemra 'un tavsiyesi üzerine okuduğum, @authorhalle kaleminden çıkan sürükleyici bir eser ile geldim. Kitap direkt başından bizi karanlık bir atmosfere çekiyor. Tüm karanlığın arasında gizem, yalanlar, sırlar, dünyadan izole bir yerde hayaletler?, kuduz hayvanlar ve diğer bilinmeyenlerle bir yolculuğa çıkıyoruz. Kitabımız Sdney Denik'in ünlü ama oldukça gizli olan Madrona Vakfı öğrenci programına hak kazanıp yazın başında oraya gitmesi ile başlamaktadır. Sdney, biyolojide, nörobiyoloji odaklı yüksek lisans öğrencisi ve büyükannesini Alzheimer'dan dolayı kaybettiği için bu konu ilgisini çekiyor. Kimsesiz olan Sdney yaptığ bir hatadan ve bu hatayı saklayarak programa başladıği için atılma korkusu ile çevreyi ve vakfın sistemini anlamaya çalışıyor. Programın kuralları gereği derslerine giren profesör Kincaid aynı zamanda haftalık seanslarını yapacağı psikolugudur. Ancak Sdney bunun daha fazlasını istemesine neden olacak rüyalar görmeye başlar. Sdy programa başlayıp etrafı gezdikçe bir gariplik olduğnu hissetmeye başlar. Kendini sürekli yorgun hissetmesinin yanında garip sesler duymaya, garip seyler görmeye başlar. Sdy'in gördüklerini yaşasam bana deli derler siye ben kimseye söyleyemezdim. Kız cat car hepsini dile getiriyor neredeyse. Aynı programa dahil olan Clayton ters bir sekilde de olsa sürekli olarak Sdy'i uyarmaya ve özel
Ölümcül KonularKarina Halle · Nox Yayınları · 202552 okunma
10/10
·188 syf.··
Beğendi
·
2026 54. kitabı
Atlasın Kızları benim için sadece kadın kaşiflerin anlatıldığı bir araştırma kitabı değil, tarihin satır aralarında unutulmuş cesur kadınların izini süren etkileyici bir yolculuk oldu. Yazarın yaklaşık on yıllık araştırmasının ürünü olan bu eser, "Keşif denince neden hep erkekler akla geliyor?" sorusunun peşine düşüyor ve bize bambaşka bir tarih penceresi açıyor. Kitabı okurken en çok şaşırdığım şey, kadınların seyahat etmesinin bile büyük bir mücadele gerektirdiğini görmek oldu. Hayallerinin peşinden gitmek için erkek kılığına giren, isimlerini değiştiren, toplumun dayattığı sınırları aşmaya çalışan kadınların hikâyeleri hayranlık uyandırıcıydı. Özellikle keşif yapabilmek için tüm hayatını erkek kimliğiyle sürdüren Catalina De Erauso, erkek kılığında dünya turuna çıkan botanikçi Jeanne Baret ve keşif tutkusu sayesinde İngiliz Kraliyet Coğrafya Topluluğu'na kabul edilen ilk kadın olan Isabella Bird beni en çok etkileyen isimler arasındaydı. Fanny Bullock Workman'ın Mont Blanc'a tırmanışı, Alexandra David-Néel'in Tibet'e ulaşma mücadelesi ve Eva Lindström Dickson'ın Sahra Çölü'nü tek başına arabayla geçmesi ise kadınların kararlılıklarının ve cesaretlerinin ne kadar büyük olduğunu bir kez daha gösteriyor. Üstelik kitap sadece kaşif kadınlarla sınırlı kalmıyor; korsan kadınlardan, keşifleri destekleyen güçlü kadınlardan ve doğayı korumak için mücadele eden öncü isimlerden de bahsediyor. Bu kitabı okurken sık sık şunu düşündüm: Tarih kitaplarında adlarını çok az duyduğumuz ya da hiç duymadığımız bu kadınlar, aslında dünyanın keşfedilmesinde ve şekillenmesinde önemli roller üstlenmişler. Hatta belki bilmeden tarihin yönünü değiştirmişler. Ne yazık ki çoğu zaman gölgede bırakılmışlar. Atlasın Kızları, o gölgede kalmış hikâyeleri gün yüzüne çıkaran, hem öğretici hem de ilham
Atlasın KızlarıOya Mumcuoğlu · Ceres Yayınları · 20256 okunma
Reklam
İnsanın Anlam Arayışı
9/10
·155 syf.··
2026 39. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 19:09
Merakla başladığım bu kitap, benim için gerçek bir başyapıt oldu. Hepimiz hayatın farklı dönemlerinde zorlu koşullarla mücadele ediyor, kendimizi ve varoluş amacımızı sorguluyoruz. Peki bütün bunların içinde bizi ayakta tutan şey ne? İşte bu kitap, tam da bunu anlatıyor. İnsanın Anlam Arayışı, Viktor Frankl'ın toplama kampında yaşadığı deneyimleri ve bu zorlu koşullar altında insanların hayata nasıl tutunduğunu anlatıyor. Kitap, insanın en büyük gücünün yaşadığı acılarda bile bir anlam bulabilmesi olduğunu vurguluyor. Umudun, amacın ve yaşam nedeninin insanı en karanlık zamanlarda bile ayakta tutabileceğini gösteren, psikoloji ve yaşam üzerine düşündüren bir eser. Okurken hayata bakış açımın değiştiğini hissettim. İnsan bazen en karanlık zamanlarda umudun ne kadar güçlü bir şey olduğunu unutabiliyor. Ancak Viktor Frankl, en zor şartların içinde bile insanın bir neden bulabildiğinde yaşamaya nasıl tutunabildiğini etkileyici bir şekilde bu kitapta göstermiş. Bir umut, bir amaç ya da bir anlam; insanın yeniden filizlenmesine ve hayata bağlanmasına yetebiliyor. Frankl’ın toplama kampı deneyimlerini okurken insan, acının sadece fiziksel olmadığını ama asıl kırılmanın insanın içindeki “umut” duygusunda yaşandığını fark ettim. Her şeyin elinden alındığı bir ortamda bile insanın elinde kalan tek şeyin kendi tavrı olduğunu anlatması gerçekten düşündürücü. Bu kitabı okurken biraz ağır ilerledim ama kısacık bir kitap olmasına rağmen bitirdikten sonra inanılmaz bir etki ve farkındalık yaratıyor. Bu kitabı okumanızı öneririm çünkü umudun, iradenin ve yaşam amacının insan hayatındaki yerini daha iyi anlamak için de okunması gerektiğini düşünüyorum. Keyifli okumalar dilerim değerli okurlar. Kitap puanlaması 9/10
1000Kitap
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Okuyan Us Yayın · 202651,2bin okunma
Arthur Schopenhauer
8/10
·632 syf.··
2026 96. kitabı
Okuduğum Schopenhauer biyografisi, filozofun hayatını aktarma konusunda başarılı olsa da yazarın her satıra kendi sığ yorumlarını sokuşturması rahatsız edici. Yazar, anlattığı filozofun derinliğinin farkında değilmiş gibi davranıyor. Özellikle kadınlar konusundaki çıkarımları felsefi ontolojiden koparıp tamamen filozofun ailevi durumuna ve annesiyle olan ilişkisine bağlamış. Oysa Schopenhauer’ın sisteminde her şey determinist bir eksendedir; o dünyayı kişisel bir hınçla 'kötü' ilan etmez, dünyanın doğası gereği (İstenç nedeniyle) acı dolu olduğunu söyler. Keza dinden ve papazlardan felsefeci olmayacağını söylerken de kişisel bir nefretle değil, onların gerçeğe değil dogmaya ihtiyaç duymalarından yola çıkar. Kadınlar konusundaki tavrı da duygusal bir nefret veya basit bir aşağılama değil; doğanın onlara yüklediği işlevi ve rasyonel akla ihtiyaç duymayışlarını sistemine dahil etmesidir. Çoğu okur felsefeyi duygusal ve sığ okuduğu için bu ontolojik bağlılığı kavrayamıyor, biyografi yazarı da bu hataya düşmüş. Filozofun Hegel, Fichte ve Schelling’e yönelik sert saldırılarını yazar 'ad hominem' olarak adlandırmış. Ancak Schopenhauer’ın öfkesi sahte başarılara duyulan kıskançlık değil; felsefeyi para, ün ve devlet memurluğu için kullanan bu isimlerin hakikatten uzaklaşmasına duyulan entelektüel bir tiksintidir. Hegel'in mantık hatalarını 'Kuğunun da iki bacağı var, o halde sen bir kuğusun' basitliğine indirgeyerek çürütmesi, sığ görünse de Hegel felsefesinin kof mantığını vuran harika bir tespittir. Özetle; hayat hikayesi için okunabilecek bir kitap ancak yazarın araya sokuşturduğu cılız ve tutarsız yorumlar felsefi derinliğin yanında çok hafif kalıyor.
Biyografi
SchopenhauerDavid E. Cartwright · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024108 okunma
9/10
·224 syf.··
2026 35. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 17:45
YAZGI, üç kuşağın iç içe geçen hikâyesi. Hatice’nin suskun direnişi, Reyhan’ın yarım kalan gençliği ve Melis’in parlayan geleceği… Büyük bir çoğunluğumuz; kendi yaşadığımız sıkıntıları, acıları çocuklarımızın yaşamasını istemeyiz. Bazen de; çocuklar ailelerin yaşadıklarından ders alıp, ben böyle olmayacağım diyebiliyor. Başarabilenlere ne mutlu... Hayat adil değil. Kimisine her şey altın tepside sunulurken, kimisi tırnakları ile kazıyarak bir yerlere gelmeye çalışır. Bunu da herkes başaramaz. İmtihan dünyası... Yazgı; Nebiye Sevük kaleminden, Parlayan Kitap yayınlarından basımı yapılan, 222 sayfadan ibaret roman. İstanbul' un taşı toprağı altın diyerek, Zonguldak' ın Ağaçbükü köyünden İstanbul' a gelen bir ailenin hikayesi. Hatice her ne kadar istemese de; eşi Selim' in baskısı ile İstanbul' a gitmek üzere yola çıkarlar. İşler istediği gibi gitmedikçe, fiziksel ve sözlü şiddete maruz kalan Hatice' nin, en büyük dayanağı çocukları, Mehmet ile Reyhan olmuştur. Oğlu Mehmet, iş için İzmir'e gitmiş, kızı Reyhan ise ortaokuldan sonra okuyamamıştır. Hatice, temizlik için bir evde çalışırken, uğradığı iftiradan dolayı işten ayrılmak zorunda kalır. Selim; bulduğu hiçbir işte düzen tutmayan, kendisini a** e verip, eve hiç bir zaman ayık gelmeyen karakter. Reyhan; çok sevdiği arkadaşı Ayşe ile her şeyini paylaşırdı. Sevdiği Ali' den sadece Ayşe' nin haberi vardı. Ali ile gizli bakışmalarının kendisini ne kadar etkilediğinden bahseden Reyhan' ın, başka konu konuşmaması Ayşe' nin canını sıkmaya başlar ve Reyhan ile arasına mesafe koyar. Ta ki; gerçek sebebi ortaya çıkana kadar... Reyhan sevdiğine kavuşabilecek miydi? Annelerinin yaşadıkları, Mehmet ile Reyhan' ı ne kadar etkiledi? Ayşe, neden Reyhan' dan uzaklaştı? Ruhumun yorgunluğu çoktan çökmüş omuzlarıma. Acaba yıllarımı
YazgıNebiye Sevük · Parlayan Kitap · 202522 okunma
Ortadoğu'nun makus kaderi
8/10
·384 syf.·
2026 79. kitabı
Roma, Bizans, Orta Asyadan göçüp gelen kavimler bu bölünmüş ve kan davalı toplumları yüzyıllar boyu istila edip yönettiler. Orta Doğu'nun bu kan davası, yöneten kim olursa olsun devam etti. Yönetenler de hep bundan yararlanmasını bildi. Müslümanlık bir süre bu bölünmüşlüğü çatısı altında birleştirecek gibi olduysa da Muhammed'in ölümüyle birlikte çatışmalar tekrar su yüzüne çıkmaya başladı. Dört halifeden üçü öldürüldü. Türklerin bölgeye sızmaya başlamaları ile halifelerin emrine girmeleri kısmen sükûneti sağlasa da huzur asla bu topraklara gelmedi. Osmanlıların 500 yıllık yönetimi en huzurlu gibi görünse de bu kan davaları çeşitli mezheplerde bir araya gelen taraflarca bu defa da mezhep çatışmaları olarak devam etti. Öyle ki bu insanlar başka dinlere "ki o kimselerin bu kan davalarına karışmamış olmaları nedeniyle" hoşgörü ile bakarken dindaşlarının farklı mezheplerini baş düşmanları olarak gördüler. 680 yılında Hazreti Hüseyin'in Kerbela'da öldürülmesi son ve en büyük kan davası olmuştur. Şii ve Sünni çatışmaları adı altında Orta Doğu'nun bu kökleri Kandalanu'ya, Nebukadnezar'a, Semiramis'e kadar dayanan kan davaları şiddetlenerek devam etmektedir. Ortadoğu'nun temellerinde barış ve birlik değil, ölüm ve ayrılık yatmaktadır. Her türlü zenginliğin ayaklar altındaki topraklarda bolca bulunmasına rağmen cehalet, kin ve düşmanlık onların yakasını bırakmayacak gibi görünmektedir. (Kitabın son sayfasından alınmıştır.)
BabilVural Atılgan · Kanes Yayınları · 20221 okunma
Reklam
Reklam