50. BÖLÜM DEVAMI...
Yüzümü avuçlarının arasına aldığında, direnmedim. Hayatım boyunca ördüğüm devasa surların, onun dokunuşuyla kumdan kaleler gibi dağılmasına izin verdim. Beni göğsüne çektiğinde, kucağında parçalara ayrılmaktan korkmadım. Aksine, dağılmış tüm parçalarım onun kollarında doğru yerlerini buluyordu. Başımı kalbinin üzerine yasladım; o düzenli, güçlü atışların her biri bana "buradasın, güvendesin, benimlesin" diyordu. Dakikalar geçti... Belki de zaman, bizim bu sükûnetimize saygı duyup akmayı bıraktı. Gölün kıyısında, rüzgarın ve hatıraların ortasında, birbirimize sarılmış halde öylece kaldık. Hayatım boyunca kaçışım, meğer Serkan’ın kollarında son bulması içinmiş. Huzurun tam kalbindeydik cebimde unuttuğum metalik ses, evrenin bu eşsiz akordunu hoyratça bozuverdi. Telefonum, sihirli anın orta yerine hançer gibi saplanarak çalmaya başladı.
Nasıl olur da bu anı, korumak için bu lanet cihazı susturmayı akıl edemezdim?
Ekrandaki "Özlem" yazısını gördüğümde, içimdeki çocuksu neşenin mum alevi gibi titrediğini hissettim. Serkan’a mahcup bir bakış fırlattım; o ise centilmenlik abidesi gibi, anlayışla başını sallayıp bana o dar alanı açtı. Parmaklarım, istemeye istemeye yeşil tuşa dokundu. "Efendim, Özlem." Karşı taraftan gelen ses telaşlı ve nefes nefese kargaşanın habercisiydi: "İnci, umarım rahatsız etmiyorumdur, kusura bakma ama..." Sesi, özürden ziyade kaçınılmaz görev emrinin ayak sesleri gibi yankılanıyordu.
İçimden bir ses "Çok önemli, her şeyi mahvediyorsun!" diye haykırırken, dışarıdan sadece nezaketle, "Yo, önemli değil. Seni dinliyorum," diyebildim. Oysa Serkan’la aramızdaki görünmez, elektrikli bağın saniye saniye sönmeye başladığını hissediyor, içim yanıyordu.
"Nişan hazırlığı yaptığımız Sevcan Hanım aradı. Bazı sıkıntılar çıkmış, sana