Roman, 19. yüzyılın sonlarında Kristiania (bugünkü Oslo) sokaklarında geçiyor. İsimsiz kahramanımız, bir makale satıp üç beş kuruş kazanma ümidiyle yaşayan, sefaletin dibine vurmuş bir yazar. Yazarın kendi yaşamından esintiler olduğu için eserin otobiyografik roman tarzında olduğunu söyleyebiliriz.
Romanda psikolojik unsurlar oldukça ağır basıyor. Karakterimiz aç kaldıkça halüsinasyonlar görmeye başlıyor, yoldan geçenlere durduk yere öfkeleniyor, hiç tanımadığı insanlara olmayan hikâyeler anlatıyor.
Büyük bir yoksulluk, çaresizlik içinde olmasına rağmen fazlasıyla mağrur bir karakter. Cebinde kuruşu yokken yolda karşılaştığı bir dilenciye son parasını vermesi, rehine verdiği eşyasının üstünü kabul etmemesi gibi alışılmadık davranışlar sergiliyor. Ayrıca mizahi bir yanı da var. Kendi sefilliğiyle alay etmesi, ağlanacak hâline gülmesi, acıyı bile yüceltmesi bende karaktere karşı ayrı bir sempati uyandırdı. Okurken Nietzsche'nin "Beni öldürmeyen acı güçlendirir" aforizması geldi aklıma. O karakter, bunun canlı kanlı bir örneği.
Kitapta belli bir olay örgüsünden ziyade, açlığın insan bedeninde ve ruhunda yarattığı yıkımlar ön planda. Açlığın insanı nasıl etkilediği, yoksulluğu, çaresizliği, acısı o kadar güzel işlenmiş ki okurken empati kurmamak mümkün değil. Biz bir öğün bile atladığımızda günlük hayata uyum sağlamakta zorlanırken bu karakter uzunca süre aç kalmaktan adeta taş kemirecek noktaya geliyor. Üstelik açlığını avutmak için ceketinin cebini çiğniyor. Düşünebiliyor musunuz?
Roman boyunca açlığın bir insanın ahlakını, gururunu ve gerçeklikle olan bağını nasıl lime lime ettiğini görüyoruz. Bu bağlamda insanı çok etkileyen, yaralayan bir kitap. Ayrıca tüm bu yokluk içinde; tüm açlığına, sefilliğine rağmen yazmayı bırakmaması, umudunu yitirmemesi bana Martin