1000Kitap Logosu
144 syf.
·
3 günde
·
Puan vermedi
"Kitap yazmak" okumayı seven pek çok insanın ortak hayalidir. Peki, çokça kitap okumak, yazmak için yeterli mi? Bana sorarsanız çok ve nitelikli okumak yazmanın ön koşuludur ama tek başına kafi değildir. Bunun yanında iyi bir dil bilgisine sahip olmak, bakış açılarını (anlatıcı türleri) bilmek, anlatım türlerini bilip bunları doğru bir şekilde uygulamak vs. gibi birçok yeterliğe sahip olmak gerekiyor. İşte tam da bu noktada "usta edebiyatçılar nasıl yazıyor?" sorusu akla geliyor. Bu soruya cevap olabilecek kitapları araştırdığınızda da "Dümeni Yaratıcılığa Kırmak" öne çıkan eserler arasında kendini gösteriyor. "Yerdeniz", "Mülksüzler", "Karanlığın Sol Eli" gibi ölümsüz eserleriyle tanıdığımız Hugo, Locus, World Fantasy Award gibi elit ödüllerin sahibi usta yazar Ursula K. Le Guin'in kaleminden hikaye anlatıcılığının püf noktalarını ve yazın hayatımızda karşılaşabileceğimiz olası zorluklara çözüm önerilerini okumak eşsiz bir zevk. Eserde hikaye anlatıcılığı ile ilgili önemli bilgiler edinirken bir yandan da Le Guin biz okurlarına uygulamalar yaptırıyor. Defalarca hazırladığı atölye tecrübelerini bizlerle paylaşıyor. Halihazırda yazan, yazmayı seven arkadaşlara ilham vereceğini düşündüğüm eserden bir alıntı yapmak üzere sözü sevgili Ursula'ya bırakıyorum: "Kimi insanlar sanatı bir kontrol meselesi olarak görür. Bence esas olan, sanatın kendini kontrol etmekle ilgili olmasıdır. Yani şöyle: Benim içimde anlatılmayı bekleyen bir hikaye var. Bu benim varacağım yer, ben onun aracıyım. Kendimi, egomu, dileklerimi, fikirlerimi, zihnimdeki çerçöpü yoldan çekersem ve hikayenin odağını bulup adımlarını izlersem, hikaye kendi kendini anlatacaktır. Bu kitapta şimdiye dek anlattığım her şey, bir hikayenin kendini anlatmasına izin vermeye hazır olmakla ilgiliydi: gerekli becerileri bilmek, zanaatı öğrenmek... Böylece sihirli gemi size doğru gelir, güvenle adımınızı atar ve onu gitmek istediği yere, gitmesi gereken yere doğru yönlendirirsiniz." Kitapla kalınız...
Dümeni Yaratıcılığa Kırmak
Okuyacaklarıma Ekle
248 syf.
·
9/10 puan
Yaşar Kemal'i Tanıma Üzerine
Bir Zülfü Livaneli kitabı daha bitirmenin tadıyla başlıyorum. ‘’Gözüyle Kartal Avlayan Yazar’’ Yaşar Kemal’e yazılmış bir kitap… Aslında söze farklı farklı yüzlerce konuyla girilebilir. Bir sürü ilginç konudan, yerden bahsedilebilir. İki yazar da Türkiye’nin yetiştirdiği kalemi güçlü öyle büyük yazarlar ki, onları anlatmak bile muhteşem bir şey. Türk edebiyatının iki sağlam kalemi; biri anlatan biri anlatılan… Zülfü Livaneli’nin bugüne kadar pek çok kitabını okudum. Hepsinden ayrı lezzet ayrı tat aldım. Gerçekmiş gibi hissettiren konular, olaylar, karakterler ve ilk sayfadan itibaren sürükleyici kurgusuyla sizi alıp götürür. Bu sefer ki kitap biraz farklı. Gözüyle Kartal Avlayan Yazar kitabı Zülfü Livaneli’nin Yaşar Kemal ile yıllardır süren dostluğunun kaleme alınmış hali. Kitabı okuyana dek bu kadar yakın iki dost olduklarını bilmiyordum (bu da benim bir ayıbım). Bunu öğrendikten sonra Türk edebiyatında ki en önemli yazarların dostluğu nasıl olur diye düşünmeden edemedim. İlk sayfalardan itibaren başlayan bu düşünce son sayfalara doğru köklü bir dostluğun izlerini gösterdiğini fark ettim. İki yazarın dostluğu nasıl olur? Gayet de güzel olurmuş, okuyunca fark ediyorsunuz. Yaşar Kemal’in hem ulusal hem uluslararası düzeyde tanınması ve özellikle Türkiye’nin geçtiği zorlu dönemlerde gururlandırıcı biri olarak belirmesi her yazara nasip olacak şey değil. Ulusal düzeyde tanınıp sevilmek ayrı bir gurur, uluslararası düzeyde tanınmak ve bilinmek bambaşka bir gurur. Kitapta en sevdiğim anı ise; arkadaş grubuyla Fransa’da olduklarında bir evsiz berduşun yanlarına gelip para istemesinin ardından içlerinden birinin ‘’Mösyü’yü tanıyor musun?’’ diye sorması ve berduşun da ‘’Eşkıya Memed’’ demesi. Düşünün nasıl tanınıyor... Edebiyatçılar hep bir şeyler anlatıyor, görüyor, gözlemliyor, dikkat çekiyor, vurguluyor. Görülmediyse bir daha anlatıyor. Tıpkı gazeteciler gibi toplumu aydınlatmaya çalışıyor. Halkın okurken bilinçlenmesi, doğruyu görmesi, yanlışı bilmesini gösteriyor. O yüzden edebiyatçı demek toplumun bir aynası demek; bizi bize gösteriyor ve eserlerinde toplumun kanayan yerlerini, konuşulmayan yerlerini açık bir yüreklilikle sergiliyorlar. Yaşar Kemal de o aynalardan bir tanesiyse Zülfü Livaneli de öyle. Yaşar Kemal; Adana’yı, Çukurova insanını anlatmış, çekilen sıkıntıları, köy yaşamını, fakirliği ve daha nicelerini eserlerinde ince ince işlemiş. Hatta öyle bir noktaya gelmiş ki, artık kaleme kağıda bile ihtiyaç duymaz bir hale gelmiş, ‘’Gözüyle Kartal Avlayan Yazar’’ mertebesine ulaşmış. Türkiye’de edebiyat alanında verimli yıllar olmadığı halde Yaşar Kemal arasından nasıl parladığına tanık olacaksınız. Ülkemizin geçtiği zorlu siyasi yıllar içerisinde Yaşar Kemal’in nasıl savaşçı gibi galip geldiğini göreceksiniz. Sayfaları karıştırdıkça Zülfü Livaneli’nin kaleminden adeta bir film şeridi gibi geçen anılar… Aldığı birçok ödül… Nobel’e çok fazla yaklaşması… Bunlar bile ülkeye gurur verici durumlardan bazıları. Yetişmiş güçlü bir yazar olarak hayatı sürdürmek ve hayat devam ederken bu bilinçle toplum tarafından sevilmek sayılmak. Ülkemiz bunca zor yıllardan geçerken aslında bir yandan da sanatla uğraşan kişiler için muazzam derecede bir kaynak oluşuyormuş. Çünkü, bilirsiniz toplumun yaşadığı sorunlar sanatçıların eserlerine yansır. Hatta yansımadan önce içlerinde hissederler o yapılması gereken şeyleri. Sıkıntılar yaşanırken onlar da görür kendi düşünce fabrikasında yüzlerce kez işler… işler… işler… Toplumun sorunlarını anlatma işleri bir bakıma onlara verilmiştir. Onlar görüyor, duyuyor, biliyor ve yazıyor. Böyle olmak zorunda. Bunca şey anlatılırken ülkede neler olup bitmiş, neler geçmiş başlarından, nasıl sıkıntılar çekilmiş, yazar olmanın getirdiği sorumluluklar nasıl omuzlanmış, Yaşar Kemal’in dünya çapında tanınması ve gurur verici ödüllerle yurda dönüşü, siyasi yaşamları, yasaklı yıllar, yazın alanında kendilerini devam ettirebilmeleri kitabın sayfalarını karıştırdıkça tanık olacaksınız. Ben daha fazla sözü uzatmayayım, devamını siz getirin.
Yaşar Kemal
8.7/10 · 1.729 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
180 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
#seldaileoku #okudumbitti #kitapyorumu ‍️Herkese merhaba, İrfan Galip ile tanışmaya hazır mısınız? Haydi yoruma bekliyorum. . İrfan Galip, yeni edebiyatçılar kuşağından,22 yaşında, sinirli, titiz, gururu zekası ve bilgisinden fazla, İstanbul mekteplerinden okumuş bir genç. Meşhur olma sevdası ile yanıp tutuşan İrfan, kadınlardan nefret eder. 5 Mayıs 1910 yılında Halley kuyrukluyıldızı dünyadan geçecektir.Mahallenin kadınları şimdiden kafalarında bir sürü teoriler üretmişlerdir. İrfan bu durumu kendi lehine çevirmek ister ve kadınlardan intikam almak için onlara bir çok kez konferans verir.Bu konferansta kadınların gözlerini iyice korkutur. Bu durum İrfan'ın hoşuna girmiştir. Bir gün iş yerine bir mektup gelir ve o mektup ile artık intikam alma sırası o mektupları gönderen kişiye geçmiştir.Eğlence başlasın. . İrfan'ın kadınlardan nefret etme sebebi ne? Niye böyle bir oyun oynadı? Konferansta kadınlara neler anlattı? İş yerine gelen mektubun sırrı ne? Mektuplarda neler yazıyor? İrfan bu gizemli kişiyi bulabilecek mi? İrfan'ı bekleyen sürpriz son ne? . Yazardan okuduğum 3.kitap ve her kitabının yeri bende ayrıdır. Keza bu kitabını ilk kez okudum ve beni yine şaşırtmadı.Anlatım dili bazılarınıza ağır gelebilir ama yazarın öyle bir üslubu var ki, sayfaların su gibi akıp gittiğinin farkına bile varamıyorsunuz.Aslında konu o kadar derin ki,kadınlar ile dalga geçen birinin nasıl bir oyuna getirilip dalga geçtiği duruma kendinin düşmesini ele alıyor.Her zaman derim kadın zekası ile dalga geçilmez. Korkun beyler! O sonu okumak çok keyifliydi. Ve mahalle kadınlarının arasındaki diyaloglar şahaneydi.Yabancı kelimeler sizi sıkmasın.Siz esas düşünceye bakın ve ona göre okuyun.Ben sevdim. Sizin de seveceğinizi düşünüyorum. Herkese keyifli okumalar diliyorum.
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç
Okuyacaklarıma Ekle
402 syf.
·
Puan vermedi
Tarihe Yön Veren 100 Sanatçı Ansiklopedi: mimarlar, müzisyenler, fotoğrafçılar, edebiyatçılar, görsel sanatçılar olmak üzere beş bölümde incelenmiş. Ayrıca dünyaca ünlü sanatçıların biyografi ve eserlerine yer verilmiş. Eserden sanatçıların, hayatlarını okuyunca; nasıl zor şartlardan geçtiğini anlıyoruz. İşin enteresan yanı sanatçıların yaşadığı dönemde pek kıymetleri bilinmemiş, sanatçılar daha çok öldükten sonra değer kazanmışlar.  Misal Nazım Hikmet yazdığı şiirler yüzünden vatandaşlıktan çıkarılmış, Rus vatandaşı olmuş. Daha sonra Nazım Hikmet ölünce yapılan yanlış anlaşılmış, tekrar Nazım Hikmet öldükten sonra Türk vatandaşlığına geri alınmış. Traji komik.. Farklı olduklarından belki de tam olarak bilinmez, yaşadıkları toplumlarda genelde yadırganmışlar. Irkçılıkla, kadın-erkek eşitsizliğiyle.. Kısacası toplum sosyolojisiyle yüz yüze gelmişler. Öyleki ruh sağlığı iyi olmayan, işitme duygusu hayatının merkezinde olan işitme duyusunu kaybetmiş müzisyenler, sanatçılar bile var. Fotoğrafı dürüst olayım pek sanat olarak kabul etmezdim. Ne biliyim yani fotoğrafçıların tek yaptıkları işin deklanşöre basıp fotoğraf çekmek olduğunu düşünürdüm. Oysa öyle değilmiş. Biten kompasizyonlar arasında seçim yaparlarmış. Yani bitmiş bir eseri tekrar ele alıp ölümsüzleştiriyorlar. "Faydalı bir iş mi fotoğrafçılık? " Evet. Mesela Dünya da okuması gereken eğitim alması gereken çocukların fotoğraf kareleri sayesinde, çocukların durumuna - çocuk işçiliğinin yaygınlığına- tanık oluyoruz. Ve böylelikle fotoğraflar halka farkındalık oluşturuyor, gerekli tedbir çalışmalar yapılıyor. Tarihe yön veren edebiyatçılar ise Shakespeare, Cervantes, Voltaire daha niceleri.. eserleri ile tiyatro metinlerine hayat veriyorlar. Dahası Jules Verne gibi edebiyatçılar bilime yön veriyor. Bilindiği üzere yazar henüz Ay'a gidilmemişken, Ay'a Yolculuk kitabını yazıyor. Tarihe yön veren Görsel Sanatçılara da kısaca değinirsek, Kübist Picasso Sürrealist Frida Kahlo, bilim ve sanatta çığır açan Leonardo da Vinci, Tesla, Einstein, Darwin gibi bilim adamlarına eserleriyle yol göstermiş. Çizilen eskizler gelgelelim anatomi bilimine katkı sağlamış. Saray ressamlığı yapmış çoğu mesela. Mağlum o zamanlar fotoğraf makinesi, kamera yok. Ressamlar çiziyor resimleri.. Ve ayrıca son olarak ufak bir bilgi notu paylaşmak isterim. Öğreniyoruz ki Andy Warhol (pop art) bmw model arabasını elleriyle boyamış. Fazla uzatmadan sanatçılar ile aklımda kalan bilgileri, dilim döndüğünce burada paylaşmaya çalıştım. Bir sonraki inceleme de görüşmek üzere, Sevgiyle kalınız.. Keyifli okumalar dilerim
Tarihe Yön Veren 100 Sanatçı
Okuyacaklarıma Ekle
84 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Dikkat: Oyunbozan/tatkaçıran içerir. iTürk Yazınında ‘Budunsal (Etnik) Öteki’ İmgesininii Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve ‘Yankesiciler’ Adlı Öykü [ Bu inceleme, 2001 yılında yazılmıştır. ] Ulaş Başar Gezgin      Hüseyin Rahmi yazını, kuşkusuz, çok zengin bir yazındır. Bu incelemede, bu yazın, parçalarına ayrıştırılacak; Hüseyin Rahmi’nin yazın anlayışı, Hüseyin Rahmi’nin yaşamından yazınını etkilemiş olaylar, Hüseyin Rahmi yazınının kaynakları ele alındıktan sonra, bu ele alınanlar doğrultusunda, Yankesiciler ( Kadınlar Vaizi içinde) adlı öyküsü incelenecektir.     Hüseyin Rahmi, çoklukla bir doğalcı (natüralist) olarak bilinir. Ben Deli miyim? (1924) adlı romanı dolayısıyla yargılandığında, kendisini doğalcı oluşuyla savunmasına karşın, sözü edilen okula bütün bütün bağlı kalmamıştı. Lise kitaplarına da geçtiği şekliyle, en kaba bir biçimde söylersek; doğalcılık, yazını, görgül (ampirik) dünyayı gözlemlemek üzerine kurar ve konu olarak da iğrençlikleri / çarpıklıkları ele alır. Şimdi, Hüseyin Rahmi’ye geçmeden önce, soralım: Doğalcılık nasıl bir şeydir ki, yazını gözleme indirgiyor?  Ve doğalcılık tutarlı bir öğreti midir?      Doğalcılık, olguculuğu (pozitivizm) bir yöntem olarak benimser. Aynı zamanda bir toplumsal bilimci / tarihçi olan yazar, oturduğu yerden gözlem yapar. Soralım: O zaman, bilimsel bir gözlemle yazınsal bir gözlem arasında ne gibi bir fark vardır? Doğalcının yanıtı, ‘yoktur’ olacaktır. İşte burada, sapla saman karışıyor: Yazının işlevi, bilimin işleviyle özdeşleştiriliyor. Bilimin işlevi, bildirmektir. Halbuki yazının ve genel anlamda sanatın işlevi, duydurmak olmalıdır. Birşeyler hissettirmek. Yazına doğalcılık açısından bakıldığında, bir ansiklopedinin ‘Ağrı Dağı’ maddesi ile Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı betimlemeleri arasındaki fark ortadan kalkar; ki, bu hem ansiklopedinin pekinliğine hem de Yaşar Kemal betimlemelerinin güzelliğine yazık etmek olur.      Doğalcılık, yukarıda görüldüğü şekliyle, bir etkinlik alanı olarak, bilim ile yazını özdeş tutuyor. Bu, doğalcılığın kendi felsefel dayanağı olan olgulucuğa da tamamen zıttır. Şöyle ki, olgucu okula göre, bilimin kendine özgü araçları vardır ve bunlarla evrensel bilgiye (‘matesis universalis’) ulaşır. Yazın ise, bu (bilimsel) yöntemi bilmeyenlerce, matematik hizmete koşulmaksızın kaleme alınır ve bu yüzden, bilgifelsefel (epistemolojik) statü açısından hamdır. Örneğin, bilimsel bir gözlem cümlesi, “A insanı, 95 kilo ağırlığında, 30 yaşındadır, saçlarında B pigmentlerinden C oranında bulunmaktadır. A insanı, dudaklarını 14 santimetre yanlara genişletti.” şeklindeyken, yazınsal bir gözlem cümlesi, “Felatun Bey, şişmanca, orta yaşlı, kumral idi. Felatun Bey, güldü(!)” şeklinde olur. Bu yazınsal cümle örneğinin, bildirimsellik açısından, daha kusurlu olduğu açıktır. Ama aynı örneğin, duygulandırımsallık açısından güçlü olduğu görülür. Okurun kafasında, bir Felatun Bey resmi uyanır. Yazının yapmak istediği şey de budur. Doğalcılığın bu şekilde, nasıl ölü doğmuş bir bebek olduğunu anlattıktan sonra Hüseyin Rahmi’ye geri dönelim:      Hüseyin Rahmi’nin doğalcı okula tam anlamıyla bağlı kalmadığı, yukarıda söylenmişti. Hüseyin Rahmi, romanlarında / öykülerinde, hükmü, okura bırakmaz (Levend 1964, s.47; Göçgün 1990, ss.28-9). Okurun çıkarması gereken dersi de kendi ekler, kendi görüşlerini de yazar. Böyle yapmamış olsaydı bile, biraz önce karşılaştırılan iki cümle örneğinin ışığında, yine, doğalcı olamayacaktır. Bir metinde, sıfatların kullanılmaya başlandığı yerde, öznelleşme de başlar ve tam da bu noktada, verili bir metin, salt bir betimleme olmaktan çıkar. Hüseyin Rahmi ya bu gerçeğin farkında değildir ya da bu gerçeği, piyasa kaygısıyla görmezlikten gelmiştir. En üzücü örnek olarak, ‘İki Hödüğün Seyahati’ verilebilir. Bu öyküde, Eğinliiii  iki -saf- halk çocuğunun Adalar’a gitmesini anlatan Hüseyin Rahmi, kendisinin halkçı öykücülük anlayışından beklenmedik bir şekilde, bu iki genci ‘hödük’ olarak adlandırmaktadır! Burada, halkçılığı su götürmez bir öykücünün, İstanbul beyefendisi olarak, taşra insanını ne kadar aptal gördüğü sırıtır. Hüseyin Rahmi halkçılığı, ne yazık ki, İstanbul halkıyla kısıtlı kalmıştır.iv  Birçok öyküsünde, açıkça hüküm verir. Bu duruma örnek olarak, İttihatçılar’ı yerden yere vurduğu ‘Partici’ isimli öyküsü okunabilir (Partici, Kadınlar Vaizi içinde). İttihatçılar konusunda verdiği hüküm yetmiyormuş gibi, sonda bir de öğüt vermektedir.      Tutarlı olarak, “ben gözlemciyim” görüşünü savunması zaten olası değildir. Kişilerine, içinde sıfatlar bulunan cümleler kurdurduğunda ve bir aydın / yazar olarak bu cümleleri itirazsız bırakıp, o kısmı ya da öyküyü bitirdiğinde; yaptığı, zaten gözlemden farklı bir şey oluyor. Örneğin (Hürmüz Hanım’ın kocasının ağzından): - Boşanma hakkı kadınlara verilse pek çabuk her ailenin altı üstüne gelir. Allahın emri, peygamberin kavlindeki hikmeti şimdi anladın mı? Ben bırakmak için evlenmedim. Durup durup da karı boşayan erkekler de ahlak ve bünyece sizin gibi zayıf, mariz, merhamet bekleyen zavallılardır. Sinirlerini yatıştır da haydi evinin işine bak... (Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım, Kadınlar Vaizi içinde)     Hüseyin Rahmi, bu ve benzeri satırları savunmak için, “bu benim görüşüm değil, ne duydumsa onu yazdım.” diyecektir. Sorulmalıdır: Hüseyin Rahmi, bir sürü yapıtında öğüt vermek kaydıyla, yapıtlarındaki görüşlere / olaylara müdahale ederken; burada niye susmuştur?.. O tarafsız(!) saydığı gözlemle, kendi değer yargılarını, anlattığı toplumsal kesite giydirmiştir.v     Hüseyin Rahmi’nin yapıtlarının esin kaynağı nelerdir? Hüseyin Rahmi, küçüklüğünden itibaren anneannesinin konağında, bir sürü kadın –özellikle ihtiyar kadın- arasında büyümüştür. Onların anlattığı öykücükler ve yaptıkları dedikodular, esin kaynağı olarak önemli bir yer tutar.vi  Oturup geçmiş senelerin olaylarını düşünür (Alıntılayan: Sevengil 1944, s.60). Uzun yıllar Heybeliada’da aynı evde kaldığı eski dostu emekli albay Hulusi Bey’in anlattıkları, diğer bir esin kaynağıdır (Eti Senin Kemiği Benim, s.53). Kitaplar okuyarak esin aldığı da olmuştur. Örneğin, ‘Ben Deli miyim?’ (1924) adlı romanını, delilik üstüne kitaplar okuduktan sonra yazdığını söyler (Sevengil 1944, s.65). O’na, gizli dertlerini ağlayarak anlatan kadınlar, bir başka esin kaynağı olmuştur (a.g.y., s.114). (Ada) Vapur(u) (yolculuğu) betimlemeleri, Hüseyin Rahmi’nin gerek romanlarında gerekse öykülerinde sıklıkla yararlandığı bir arka plan işlevi görür (örneğin; Ada Vapurunda, Kadınlar Vaizi içinde; Nimetşinas, vd.). Hüseyin Rahmi’nin Heybeliada’dan İstanbul’a gidiş gelişlerini yazınsal olarak hiç kaçırmadığı anlaşılıyor. Son otuz yılındaki bir diğer esin kaynağı, yine aynı evde beraber kaldıkları Aliye Hanım ve kızıdır. Bu iki hanımın, Adalar’da olan biten hemen hemen herşeyi Hüseyin Rahmi’ye aktardığı görülüyor (Sevengil 1944, ss.20-1).vii     Hüseyin Rahmi, Aydınlanma’nın neresindeydi? Hüseyin Rahmi, kütüphanesinde Voltaire’in tüm yapıtlarını bulundurmakla övünürdü (Tanrıkulu 1974, s.87). Batıl inançlara, bilgisizliğe yönelttiği saldırı okları çok iyi bilinir (örneğin; Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaçviii  (1911); Gulyabani (1912); Cadı (1912) vd.) Bu saldırı okları dolayısıyla, İsmet Paşa’nın övgüsünü kazanmıştır (Sevengil 1944, ss. VI-VII).ix  Tüm bunlara karşın, dindar biri olduğunu söylemektedir (Göçgün 1990, s.235). Hüseyin Rahmi, Aydınlanma’yı tamamıyla içselleştir(e)memiş bir insandır. Sık sık Allah’a gönderme yapar ve üfürükçülüğe, hurafelere karşıyken, bir yandan da doğaüstü güçlere / olaylara inanır. Ve bunu yaparken, -ilginçtir- Schopenhauer’ı tavsiye etmekten geri durmaz (bkz. Üfürükçülüğüm, ss. 39-48, Eti Senin, Kemiği Benim içinde). Bir görüşmede, “Nitekim bizde din gevşeyince, dine istinat eden (moral) de tabiat ile mahvoldu.” diyecek kadar ileri gider (Tanrıkulu 1974, s.153).x     Hüseyin Rahmi’deki töre (ahlak) nereden gelmektedir? Sözümona nesnel bir gözlemci / öykücü için, töre’nin varlıkbilimsel (ontolojik) ve bilgifelsefel konumu ne olacaktır? Sözgelimi; töre, hangi dünyaya aittir? Bu ve benzeri sorularda, Hüseyin Rahmi’nin kuramsal zayıflığını görürüz.xi  İlginçtir; Hüseyin Rahmi, o kadar empatiyle anladığı / anlattığı eşcinsellerden tiksinir ve aynı bağlamda, Andre Gide’in gerçekçiliğinin “hayasızlık” olduğunu söyler (Göçgün 1990, ss.233-4). Bunu söyleyenin, ‘Ben Deli miyim?’ adlı kitabı dolayısıyla müstehcenlikten yargılanmış olan aynı yazar olduğuna inanmak bir hayli güçtür. O zamanlar (1943) ününün doruğunda olan Andre Gide’in adını hatırlamayıp karşısındakine sormasını (a.y.) şaşırtıcı bulmak ve yüzünü döndüğü ve arkasını yasladığı Fransız yazınındaki gelişmeleri izlemediğinin bir kanıtı saymak mümkündür. Gerçeküstücülere saldırısı ise, yazınsal yobazlık belirtileri taşır.xii     Hüseyin Rahmi’nin romanları, töre romanlarıdır. Güldürü öğeleri, sık sık kullanılır. Ama içinde ve özellikle sonda, kesinlikle cinayet ya da intihar vardır. Acı ile biter. Alttan alta, “şunu yaparsanız mutsuz olursunuz” der. Romanlarında, şive oynamaları ve Karagöz-Hacivat’ı andıran diyaloglar vardır. Bu diyaloglar, Hüseyin Rahmi’nin hem yazınsal gücünü hem de güçsüzlüğünü oluşturur. Bu diyaloglar sayesinde en ağır yapıtlarını herkese okutabiliyor ama bu diyalogları metinle kaynaştıramıyor (Hizarcı 1953, s.9). Bu diyaloglar çıkarılsalar roman(lar)dan bir şey kaybolmaz. Roman(lar)dan bağımsız bir şekilde durmaktadırlar. Bazı yapıtlarındaki bu bağımsız bölümler konusunda, H. Fahri Ozansoy, bunları yeni baskılardan çıkarmayı önermekte ve Balzac’ın yeni baskılarında da bu yola gidildiğini belirtmektedir (Tanrıkulu 1974, s.186). Yine de, bu diyalogların, İstanbul’un çeşitli şivelerini çok iyi vermeleri açısından yazınsal değeri vardır (Hizarcı 1953, s.11). Hüseyin Rahmi’nin romanlarında teknik yetersizlikler olduğu, genel kabul gören bir olgudur. Roman akışını keserek kendi düşüncelerini sunması, doğalcılığı tam anlamıyla uygulamadığının bir göstergesidir (Bek 1998, ss. 14-5, Cadı Çarpıyor içinde, Şakavet-i Edebiyye). Romanlarına tam oturmamış felsefel parçaların varlığı, Hüseyin Rahmi’nin halkı felsefel düşüncelere alıştırma amacından çok, kendisinin bilgisini gösterme isteğinden (kaynaklanıyor) olabilir (Levend 1964, s.67).xiii  Aşkın, cinselliğin, çarpık evliliklerin / ilişkilerin yer almadığı bir romanı yok gibidir.     Hüseyin Rahmi’nin öykülerini/romanlarını meşru kılan şey, Hüseyin Rahmi yazınının varoluşsal ifadelere (‘existential statement’) dayanmasıdır. Diğer bir deyişle, Hüseyin Rahmi bir şey söylüyorsa o şey gerçekten vardır. Hüseyin Rahmi birinden söz ediyorsa, o kişi, başka bir adla gerçekten vardır. Hüseyin Rahmi yazınının, önermelerini, evrensel doğrular olarak sunmadığı açıktır. "Bütün ‘A’lar böyledir" demez; "bu özelliklere sahip bir ‘A’ var" der. Burada durmaz; halkçı oluşu ve bir yazın piyasası için yazıyor oluşu, burada durmasını engeller. Çünkü tek bir bireyin yaşadıklarını anlatması, ne halkçılığa uyar ne para getirir. Dolayısıyla, önermesi; "bu özelliklere sahip ‘n’ sayıda / yüzlerce / binlerce ‘A’ var"a döner. Tekil haber programları gibidir. Kitleler hakkında bilgi vermekten çok, kitleleri oluşturanları odağa alır. İsimleri değiştirir; böylece, kahramanlarının özel yaşamlarına saldırmamış ve onları rencide etmemiş olur.xiv     Hüseyin Rahmi’nin öykülerine bakıldığında, konu olarak aşka, cinselliğe ve çarpık evliliklere / ilişkilere romanlarındaki kadar sıklıkla rastlanmadığı görülür. Öykülerinde, konu artam alanı (‘range’) geniştir. Öykü konuları arasında, hayvan sevgisi ve hayvanlara duyduğu acıma da vardır (Nasıl Öldürdüler, İki Hödüğün Seyahati içinde; Kırço, Kedim Nasıl Öldü?, Gönül Ticareti içinde; Dağların Şenliği, Melek Sanmıştım Şeytanı içinde). Diğer bir öykü konusu da, kadın haklarıdır. Örneğin, ‘Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım’ (Kadınlar Vaizi içinde) adlı öyküsünde, hukuk aile kararnamesinin yayınlanması ile kadın-erkek eşitliğinin gelişini işlemektedir. Öykülerinde; uzun konuşmalar, gereksiz ayrıntılar yoktur. Romanlarında görülen törel özelliğe, öykülerinde rastlanmaz. Öykülerinde, bir arka plan olarak çokekinliliğe (kozmopolitlik) daha az yer vardır. Hüseyin Rahmi’nin öykülerinin bir ikisi dışında (örneğin; Şeytanın Karısıxv , Namusla Açlık Meselesi içinde) hepsinde, başkahramanlar yerlidir. Romanları, hemen hemen her zaman intiharla ve/veya cinayetle biterken; öyküleri, açık uçlu veya mutlu bitebilmektedir. ‘Eti Senin Kemiği Benim, “Hikayeler-Sohbetler”’ isimli kitabı, Hüseyin Rahmi’nin kendi yaşamından sunduğu kesitlerden, öykülerden ve çeşitli konulardaki düşüncelerinden oluşmakta olup tamamen birinci tekil şahısta yazılmıştır. ‘Namusla Açlık Meselesi’ (1933) ise, güldürü öğesinin ve Hüseyin Rahmi yazınında sık rastlanan çokekinliliğin cılız olduğu, karamsarlığın egemen olduğu bir öykü kitabıdır. Çocukluğunun ve ilkgençliğinin geçtiği Aksaray, birçok öyküde (Arzın Yuvarlaklığına İnanmıyor, Büyük Ana, İki Hödüğün Seyahati içinde) su yüzüne çıkar. Doğalcılık akımına bağlı kalmaya çalışması, eleştirmenlerin O’nu (ya da Hüseyin Rahmi yazınını) tutarlılık düzleminde eleştirebileceği zemini ortadan kaldırmıştır. Adeta, “Siz benim dediklerimin tutarlılığına niye bakıyorsunuz; ben ne gördüysem yazdım; beni eleştirebileceğiniz tek ölçüt, (görgül) dünyanın benim yazdığım gibi olup olmadığıdır.” demektedir. Öte yandan, konu seçimiyle “Ah, görün bakın dünya ne halde. Öyle iyi bir dünyada yaşamıyoruz” demekte ve sıklıkla güldürü öğeleri kullanmasına karşın, okura karamsarlığı salık vermektedir. Bunda, gerek İstanbul konak yaşamının yozlaşmışlığının gerekse yurtdışında gerçekleşen dünya savaşlarının usdışılığı ve Hüseyin Rahmi’nin Nietzsche tutkusunun büyük payı vardı.     Hüseyin Rahmi, çokekinliliğin yaşamın demirbaşı olduğu bir dönemde (1864-1944) yaşamıştır. Ermeni bir lalayla (Agop) (Sevengil 1944, s.30), Arap bir dadıyla (Eti Benim Kemiği Senin, s.21) büyümüştü. Ev uşağı Laz’dı (a.g.y., s.31). II. Abdülhamid yönetimince sansüre uğratılıp, yazar olmaktansa memur olması istenen Hüseyin Rahmi, o dönem tüm çalışanlarının Ermeni olduğu Tercüme Odası’nda göreve başlar (1893). Bir görüşmesinde, ‘Keğork’xvi  Bey’le olan bir anısını anlatır. Hüseyin Rahmi ile Ermeni çalışanlar, ilk başlarda anlaşamamış, daha sonra kaynaşmışlardır (Tanrıkulu 1974, ss.151-2).xvii  Bu çokekinlilikten, yazınsal olarak bir hayli faydalanmıştır. ‘Mürebbiye’ adlı romanını yazarken, yakınlarda oturan bir Rum mürebbiyenin öyküsünden esinlendiği bilinmektedir (Sevengil 1944, s.61). Romanları, çokekinli bir dünyaya ayna tutar. Örneğin, ‘Şık’ (1888) adlı romanında Ermeni külhanbeylerine, ‘Cehennemlik’te (1924) Doktor Alimyan tiplemesine rastlanır. ‘Efsuncu Baba’da (1924) Ermeniler’i, ‘Şeytan İşi’nde (1933) çokekinli Samatya’yı, ‘Kesikbaş’ta (1942) Levantenler’i işler. Öykülerinde ise, çokekinliliğin unsurlarına yer yer rastlanır: ‘Benim Babam Kimdir’ adlı öykü de (Gönül Ticareti içinde), cami önüne bırakılan çocuğun kundağına konulan yazının “Türk çocuğudur” (a.g.y., s.185) şeklinde başlaması bile, Hüseyin Rahmi’deki çokekinlilik açısından önemli bir ipucu verir. Buradaki “Türk”ü, “Ermeni/Rum/Yahudi-değil” olarak okumak, daha yerinde olur. Budunsal kimliklerin eridiği, içiçe geçiştiği ve bir üstkimlik tarafından yutulduğu bir ortamda, hiç bir  anne, ‘tanıtım’ yazısında, “Türk çocuğudur” diye vurgu yapmaz. ‘Çingene Düğünü’ adlı öyküde (Gönül Ticareti içinde), ‘budunsal öteki’ olarak Çingeneler’i ve Onlar’ın kötü durumlarını büyük bir şefkat ve tepeden bakmaz bir acımayla anlatır. ‘Menekşe Kalfa’nın Müdafaanamesi’ adlı öyküde (Kadınlar Vaizi içinde), ‘Zencilik’ duygusu / olgusu ele alınır. ‘Tünelden İlk Çıkış’ta (Tünelden İlk Çıkış içinde), Rum hayat kadınları (‘Eftimya’ ve ‘Tombul Eleni’); ‘İki Hödüğün Seyahatleri’nde (İki Hödüğün Seyahatleri içinde), Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerxviii ; Kocası için Deli Divane’de (Kadınlar Vaizi içinde), Laz hoca vardır. Hüseyin Rahmi’nin öykülerinde şiveli diyaloglara az yer verdiği gözönünde tutulursa, bunlarda çokekinliliğin barınmasını, sadece, yansıtmacılığa bağlayabiliriz. Çokekinli bir dönemde ve yerde (Heybeliada, Aksaray vd.) yaşamış olması, çokekinliliği yazınına davet etmiştir.xix      Böyle uzun bir giriş yaptıktan sonra, sonunda, Hüseyin Rahmi’nin ‘Yankesiciler’ adlı öyküsünü (Kadınlar Vaizi içinde) çözümleyebiliriz:      ‘YANKESİCİLER’ ÜZERİNE      Bu öyküde, sözcük dağarcığı zenginliği göze çarpıyor. Bununla birlikte, romanlarında yaptığı gibi, ‘budunsal ötekiler’i kendi şivesiyle konuşturmaması garip görünüyor.xx  Belki de, kahramanlar yankesici olduğundan, Hüseyin Rahmi, hepsinin Türkçe’yi çok iyi konuşması gerektiğini düşünmüş olabilir. Osmanlı’nın dört büyük ulusunu ele alıyor. 1920’de yazılmış. Birinci Paylaşım Savaşı sonrasındaki törel çöküntüyü yansıtıyor. Törel çöküntü, halka inmiş görünüyor. Hepsi kötü adam ve hiçbirinin kötü olma gerekçesi, Batı taklitçisi çarpık uygar olmalarından değil. En kötülerinin, en sonunda, Avrupalı olduğu anlaşılıyor. Diğer dördü, daha az kötü görünüyor. Doğalcı olma savındaki bir yazar olarak simgeselliğe ve andırışımlara (analoji) başvurmayacağı bilinmese, iyi bir taşlama olarak kabul edilebilirdi. Ayrıca bu yorumsama, Hüseyin Rahmi’nin doğalcı olma savının yanında, genel olgular yerine tekil/tikel olgular yansıtması dolayısıyla da geçersiz kalıyor. Bununla birlikte, Hüseyin Rahmi’nin Anatole France’ı bir dönem, E. Zola’yı sevdiğinden daha fazla sevdiği düşünüldüğünde (Hizarcı 1953, s.5) ve A. France’ın ‘Penguen Adası’ adlı simgesel, taşlama romanı gözönünde tutulduğunda, Hüseyin Rahmi’nin de, aynı şekilde bu yolu izlediği, olasılıklar hanesine yazılır. Öyleyse, bu olasılık hanesini biraz açıp, adı geçen öykünün (olası) simgesel göndergeleri üzerinde duralım:      Eğitim durumlarına bakıldığında: Yahudi, Alyanse okulunda; Rum, Pangaltı okulunda; Ermeni, Sulumanastırxxi  okulunda okumuşken, Türk cahildir ve mahalle okuluna devam etmiş fakat heceleri sökememiştir. Bu, Türkler’le ‘budunsal öteki’ arasındaki eğitim uçurumuna karşılık gelmektedir. Türk çocuklar, geri kafalı hocaların egemen olduğu mahalle okulunda falakaya yatırılırken; ‘budunsal öteki’ler, okullarda, Avrupa’yı öğreniyorlardı. Avrupa’ya ilk öğrenciyi Tanzimat Dönemi'nde gönderen bir ulusun, yüzyıllardır Avrupalı gibi yetişen ‘öteki’yle karşılaştırıldığında, araçsal ussallık (‘instrumental rationality’) açısından geri olması gayet doğaldır. Belki de, buradaki yankesicilik işini de, gerçekten yankesicilik olarak almaktansa, araçsal ussallığın bir görünüşü olarak değerlendirmek, daha aydınlatıcı olabilir.xxii  ‘Araç’ dendiğinde, teknik bir sorundan sözedilmektedir. Bu öyküde; beş kahramanın da amacı, para kazanmaktır. Mişon, yöntemi bilir görünmekte; Mıstık, hiçbirşey anlamamaktadır. Avrupalı da araçsal ussallığı kullanmaktadır. Ama O, araçsal ussallığı, oturduğu yerden kullanır. Telgraf yoluyla bilgi çalar. Bu açıdan bakıldığında; dört kafadarın yaptığı, sıradan bir iştir. Onlar’ın işi, anamalcılığın –işverenin aynı zamanda müdür olduğu- birinci aşamasına karşılık gelirken; Avrupalı’nın işi, anamalcılığın –işlerin, işverenin parayla çalıştırdığı bir müdür tarafından yürütüldüğü- ikinci aşamasına denk düşer. Türkiyeli -Türk, Ermeni, Rum, Yahudi olsun-, Avrupalı’yla karşılaştırıldığında, bir aşama geridedir. Bir aşama geriden gelen bu Şarklılar, Avrupalı için, yine de vazgeçilir değildir. Avrupalı’nın ticaret için bu Şarklılar’a gereksinimi vardır. Kargaşa içinde daha iyi çalışır. Bunları bir şekilde birbirine kırdırmak, hem Avrupalı’ya zaman kazandırır hem de bunların herbirini güçsüz durumda bırakmak için fırsat yaratır. Bu Şarklılar, o kadar ahmak da değildir. Çabucak uyanabilirler. Bu korkuyla, Avrupa, kapıyı bunların yüzüne kapatır. Sonunda uyanırlar, ama iş işten geçmiştir.      Bu yorumsama dışından bakıldığında, iki nokta dikkati çeker: Birincisi, Hüseyin Rahmi, neden Mişon’a, “Ah kardeşim Niko.. Moiz (Musa) de hak, Jezükri (İsa) de hak... İkisi büyük profet (peygamber). Biri ne dedi. Öteki de onu dedi. Ben Yahudi sen Rum nedir bu patırdı?... Haham.. Papaz ikisi beraber görüşsünler(...)” (Yankesiciler, s.70, Kadınlar Vaizi içinde) dedirtmektedir? Yine yansıtmacı bir nedeni mi var? Diğer bir deyişle, görgül dünyada, ‘A’ diye bir Yahudi böyle dediği için mi, Hüseyin Rahmi böyle yazmıştır? Yoksa bu, Mişon’la Niko’nun anlaşıp hile yapacağını bildiren bir ima mıdır? Metinde bu sorulara ilişkin bir ipucu görünmüyor. İkinci nokta ise şudur: Öykü, İşgal İstanbulu’nda geçiyor (1920). ‘Milli Mücadele’nin başladığı, ‘Ulusal Bilinç’in uyandığı bir dönem... Hüseyin Rahmi madem bir yansıtmacı / doğalcıydı, niye ‘Milli Mücadele’yi atlayıp yankesicilerin yaşamından bir kesite yöneliyor? (Bu soru, görüldüğü gibi, retorik bir sorudur. Bir yanıt beklenerek sorulmamıştır.) Bu açıdan bakıldığında, bu öykü, duyarsızlığın / yalancı doğalcılığın bir ürünü olmaktan öteye gidemiyor.      Kahramanlarının Türk, Ermeni, Rum, Yahudi olması dolayısıyla ümit edilen çokekinliliğin, öyküde, zerresine rastlanmıyor. Bu öykü, Hüseyin Rahmi gibi çokekinli diyalog ustası bir kalemin romanlarındaki çeşniyi aratıyor. Hüseyin Rahmi, bir çok romanında, budunsal köken hakkında bir şey söylemeksizin, budunsal kimlikleri diyaloglara yedirmeyi iyi bilir. Diyalogları okunduğunda, hangi konuşmanın hangi budunsal kimliğe ait olduğu, açıkça anlaşılır. Bu öykü, bu özelliğiyle değerlendirildiğinde, Hüseyin Rahmi’nin en kötü öykülerinden biridir. Hüseyin Rahmi, bu görüşe, “dünya böyle, ben ne yapayım...” diye karşılık verirse, O’na, bir konu seçmenin bile tek başına öznel olduğunu belirtmek gerekir. Çeşitli T.V. kanallarının magazinel haberleri ve spor haberlerini seçmesi, rastlantı değildir. Hüseyin Rahmi de, seçtiklerinden sorumlu olmalıdır.      Kısacası, ‘Yankesiciler’ adlı öykü, içeriğinin çiftanlamlılığı ve olası taşlamacı yönü ile başarılı, diyalogları ve yalancı doğallığıyla başarısız bir öyküdür. Hüseyin Rahmi yazınını temsil eder bir öykü değildir. Bununla birlikte, bu satırların yazarı zaten bu incelemeye, bu savla başlamamıştır.      EK: YAŞASAYDI NE YAZARDI?     Hüseyin Rahmi, bu çağda yaşıyor olsaydı ne yazardı? Bu sorunun imledikleri, yeni değilse de –çünkü Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi’nin ölümü üstüne yazdığı yazıda, ölümünden önceki yirmi yılın toplumsal yaşamını da yansıtacak olsaydı neler yazacaktı gibi bir soruyu açımlıyor (Tanrıkulu 1974, s.173)-, biçimi ve odaklandığı nokta açısından özgündür.xxiii  Bu soruya ancak kurgusal (spekülatif) bir yanıt verilebilir. Yine de, tefrika yazarı olmak yerine, dizi film yazarı olabileceği rahatlıkla söylenebilir. Doğu-Batı çelişkisini konu olarak aldığına göre, küreselleşmenin karşısına yerelliği koyan bir içerikle çıkacaktı. Deprem hakkındaki boş inançlar üstüne bir roman yazacaktı. Zamanımızda, 80.000 Ermeni, 20.000 Yahudi, 2.000 Rum’la, o eski çokekinliliği sergileyemeyecek ama Laz bakkalları, Rus / Romen / Ukraynalı hayat kadınlarını, Alamancılar’ı anlatacaktı. Ya da doğalcılık savında bir yazar olarak, kameranın yansılamacı mutlak gücüne teslim olacak ve kalemi bırakacaktı.      Bu incelemeyi, Hüseyin Rahmi’nin her kitabını okurken kafamda uyanan bir soruyla kapatıyorumxxiv  – ve bir yazının hiç bir zaman tamam olmadığını, bir yazıyı / incelemeyi bitirmenin onu terketmek anlamına geldiğinin bir kez daha farkına varıyorum:      Bir yazar, şu anki dünyayı betimlemekle gericileşmez mi?xxv  (Bir çatışmayı sadece betimleyerek, kitleyi / halkı aydınlatmak olası mıdır?) DİPÇELER: i Çıkmalar üstüne Önçıkma: Bu çıkmalar, bu satırların yazarının öznel görüşlerini ve tekil yaşamıyla bağlantılı noktaları sunmak üzere kullanılmıştır. Daha önemlisi; bu çıkmalar, “yazınsal metinlerdeki öteki imgesi” gibi daha geniş bir inceleme alanının bütünselliğine gönderme yapan ama bu bütünün bir parçası olan bu yazıyla doğrudan ilişkili olmayan ya da hiç ilişkili olmayan düşünce kırıntılarının da okurun gözü önüne serilmesi amacıyla kullanılmıştır. Bir inceleme metninde, sert bir dizgesellik (sistematiklik)  arayanlar, bu çıkmalara hiç bakmadan ana metni okurlarsa, daha rahat ederler. İşbu ‘Çıkmalar üstüne Önçıkma’, bu satırların, şizofren bir kafanın ürünü değil, hakikatın parçalılığının ve bütünlüğünün bilincinde olan bir kafanın ürünü olduğunu vurgulamak için eklenmiştir. ii Bu konuya yönelmem, karşılaştığım çeşitli türlerdeki metinlerden kaynaklanıyor. Şöyle ki; A.H. Tanpınar’ın ‘Huzur’ adlı romanında, kahveci çırağının sevgilisinin adı, Anahit’tir. (Anahit: Ermeni mitolojisinde Bereket Tanrıçası.) Neden? Başkahraman Mümtaz, neden yardım dileyen “yaşlı bir Ermeni karısı”nı yerden kaldırır? Niye bir başkasını değil? Kartal Tibet’li/Sadri Alışık’lı filmlerde, Hayganuş Hanımlar’ın, evsahibi madamların bolluğu niye? Olası üç yanıt var: (1) Ya bu metinler, yaşanmış olaylara dayanır. (Ki bu nedenden, Pierre Loti’yi hiç yadırgamıyorum. Yahudi kayıkçı, Rum gezdirici, Çerkes kızı Aziyade’yi aramaya geldiğinde kapısını çaldığı Anaktar Şiraz, O’nun oğlu Ahmet/Mihran... Bunlar hep, yaşantısının bir ürünü... Bunları kurgulamış değil, bunları yaşamış.) (2) Ya da bu metinler, yansıtmacı bir yaklaşımla yazılmıştır.  Metin yazarının odaklandığı toplum kesitinde, yukarıda belirtildiği gibi, “Hayganuş Hanımlar’ın, evsahibi madamların bolluğu” vardır. (3) Ya da bu çokekinlilikten (kozmopolitlik) güldürü öğesi olarak faydalanılmıştır. Hüseyin Rahmi incelemesinde, bu üç olası yanıtın büyük önem kazandığı görülecektir. iii Eğin: Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin eski adı. iv Bir anısında, Heybeliadadaki Köşkü’nü inşa eden Kürt işçilerle nasıl ahbap olduğunu anlatır. (Üfürükçülüğüm, s.44, Eti Senin, Kemiği Benim içinde) Yine de ‘İki Hödüğün Seyahati’ndeki aşağılama havası, öyküde öylece durur. v Bu sözümona tarafsızlık, olgucuların gözlem cümleleriyle değer yargıları arasında yaptıkları ayrıma dayanır. Bu ayrım, -hele hele toplumsal bilimlerde- olgucuların sandığı kadar belirgin değildir, hatta yanlıştır. Örneğin, “cenin bir insandır.” gibi bir önermenin, kürtajla konumlandırıldığında, bu iki daldan hangisine düştüğü muğlaktır. vi Özellikle Penbe Hanım’dan çok öykü dinlediğini söyler. (Alıntılayan: Levend 1964, s.19) vii Adalar’da olup bitenlerden de yapıtlar kotardığı düşünüldüğünde, Hüseyin Rahmi’nin, yazınsal olarak, Troçki’nin Büyükada’da oturmasını (1929-aralıklarla-1933) atlamış olması şaşırtıcıdır. Oysa Troçki’nin Büyükada yaşamı, Hüseyin Rahmi’nin sevdiği türden yazınsal zenginliklerle (aşk oyunları, intiharlar vb.) ile dolu idi. (bkz. Tuğlacı 1989, ss.288-95.) viii ‘Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’ı, deprem inançlarını eksen alarak yeniden yazmak isterdim. ix Hüseyin Rahmi’nin kendisi de, 1935-1943 arasında (Kütahya) milletvekilliği yapmıştır. (Büyük Larousse, s.4869.) x Nietzsche okumuş ve O’nun birçok görüşüne katılan bir aydın olarak Hüseyin Rahmi’nin, töre’nin (ahlak) temellerini din olarak görmesi, şaşırtıcıdır. Bu cümleyle, dünyayı mı betimliyor yoksa kendi töre anlayışını mı ortaya seriyor; açık değildir. (Üstüne üstlük, Hüseyin Rahmi, 70 yaşından sonra, Nietzsche’nin yapıtlarını Türkçe’ye çevirmek arzusundaydı. (Sevengil 1944, s.134)) xi Ama kuramsal zayıflığın, iyi öyküler yazmak için engel olabileceğini sanmıyorum. Hatta tersine, Hüseyin Rahmi’nin kazanacağı olası kuramsal güç(lenme), iyi öykü yazmasına engel olabilirdi. Buna benzer bir yaklaşım, müzikçiler Miles Davis ve Jimmy Hendrix arasında görülüyor. Jimmy Hendrix’in fazla nota bilgisi yokmuş; buna karşın, Miles Davis, Jimmy Hendrix’in yaptığı müziği çok severmiş; O’na, “aman, “nota bilgimi geliştireyim” deme!” dermiş. xii 1941’de yayınlanan bir makalesinde, Hitler’in gerçeküstücülere/dadacılara/gelecekçilere (futurist) nasıl güzel bir tırpan attığını, ballandıra ballandıra, bir yazıncıya yakışmayacak yasakçı/yazınsal yobaz bir şekilde aktarır. (bkz. Tanrıkulu 1974, s.73.) Aynı makalede, kaba bir namus savunuculuğu ve ‘Vatan, millet, Sakarya’ yazını ortaya koyar. (a.g.y., ss.73-4) xiii Bu noktada Ahmet Mithat’a öykündüğü açıktır. Bu ikisinin arasındaki yazınsal farklardan biri şudur: Hüseyin Rahmi, öğreticiliği üçüncü tekil şahıstan yapıyorken; Ahmet Mithat, birinci tekil şahısı kullanır. xivGüzelliklerden çok, çarpıklıkları ele aldığı düşünülürse; ‘Flash T.V.’de yayınlanan ‘Gerçek Kesit’ isimli program, tam da Hüseyin Rahmi yazınına koşut bir anlatım biçemi sergiliyor. xv Bu öyküyü Makyavel’den aktardığını belirtmiştir. (a.g.y., s.14) Öykü kitaplarında bulunan öykülerden birinin ise (Papazın Eşeği, Gönül Ticareti içinde), çeviri olduğunu belirtmektedir. (a.g.y., s.236) xvi ‘Kevork’ olacak. xvii Bu anıya bakılırsa, Kevork Bey’in kafasındaki ‘karşı-öteki’ olarak Türk imgesi; aklına “ateş, tabanca ve kurşun”dan daha önce hiç bir şey gelmeyen bir kimliktedir. (a.g.y., s.152) xviii Bu öyküyü, Heybeliada’nın Tellal Yankosu’ndan derlemiş olabilir. xix Romanlarında ise, çokekinliliği hem yansıtma hem de güldürü amacıyla kullandığı anlaşılır. Çünkü romanlarında; şiveli diyalogların güldürücülüğü, çokekinlilik olmaksızın varolamaz. xx Hüseyin Rahmi, olağan koşullar altında, Ermeniler’i, sözlerine ‘zo’, ‘ahbar/ik’ (Erm. ‘birader/cik’) gibi sözcükler katarak ve Onlara Türkçedeki şimdiki zaman soneki olan ‘-yor’u ‘-oor’ diye söyleterek konuşturur; Rumlar’ı ‘ş’ sesini veremez bir halde (örneğin, ‘Mişon’ yerine ‘Mison’) ve kimi adların sonuna Rumca’da ‘-cığım’, ‘-cuğum’a karşılık gelen (dişiler için) ‘-ulamu’ (örneğin; Meri-Merulamu, Melani-Melanulamu) ve (eriller için) ‘–akimu’ (örneğin; Manolis, Manolakimu, Hasan-Hasanakimu) soneklerini iliştirerek konuşturur. Hüseyin Rahmi’nin bu öyküde, o şive oynamalarını kullanmaması, öyküyü, romanlarına özgü güldürü öğesinden yoksun bırakmıştır. xxi Sulumanastır: Samatyadaki Surp Kevork Ermeni Kilisesi. Yanındaki ayazma ve sarnıç dolayısıyla; Türkler, bu kiliseyi, ‘Sulumanastır’ olarak adlandırırdı. (Seropyan 1994, s.552) xxiiYazınsal metinlerin, araçsal ussallık bağlamında yorumsanabilmesi için; Horkheimer ve Adorno, çok güçlü yöntemsel araç(!)lar sunuyor. (Horkheimer & Adorno, 1995) (Sundukları bu yöntemsel araçları kullanarak hazırladığım bir opera metni çözümlemesi için bkz. Gezgin 2000.) xxiii Refik Halit Karay, bu soruyla şunu ima ediyor: Hüseyin Rahmi, yaşamının son yirmi yılında, daha önce yansıladığı aynı toplumsal  yaşamı ele almayı sürdürmüştür. Refik Halit Karay’a göre, Hüseyin Rahmi, son yirmi yılın toplumsal yaşamını yansılasaydı; yazınında, “sokak daktiloları”, “plaj eğlenceleri”, “memure kadınlar kızlar”, “vezinsiz kafiyesiz şairler”, “romancı bayanlar”, “yerli bar artistleri”, “milyoner mütehahhitler”, “vurguncu çeşitleri”, “kokteyl partileri”, “spor merakı”, “üniversite hayatı” vb. bulunacaktı. (Tanrıkulu 1974, s.173) Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi’nin, bir yazar olarak, bedensel ölümünden yirmi yıl önce öldüğünü ileri sürer. (a.g.y., s.173) Karay’ın bu görüşünün gerekçesini bilemiyoruz. xxiv H.B. Kahraman, ‘Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu?’ adlı yapıtında, nasıl Yahya Kemal’i “‘modern’ ama ‘modernist’ değil” diye nitelemişse, Hüseyin Rahmi’nin de bu şekilde ele alındığı bir yapıt, gereklidir. Hüseyin Rahmi, dünya yazınının neresindedir? Bu incelemeye sığdırılamayacak bir konu. xxv Marks’ın Balzac hakkında söylediği “Balzac ilericidir, arka mahallelere ayna tutmuştur.” sözü, Hüseyin Rahmi için de geçerli olabilir mi? Soru, böyle de sorulabilir. (Hüseyin Rahmi’nin, Marks’ın arka mahallelerine değil de, Freud’un arka mahallelerine ayna tuttuğu da savlanabilir. ) YARARLANILAN KAYNAKLAR Gezgin, U.B. (2000). Homeros Libretto Yazarsa ya da ‘Il Trovatore’ Üstüne. Katarsis(3). Göçgün, Ö. (1990). Hüseyin Rahmi Gürpınar. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları. Gürpınar, H.R. (1933). İki Hödüğün Seyahati. İstanbul: Hilmi Kitaphanesi. Gürpınar, H.R. (1934). Tünelden İlk Çıkış. İstanbul: Hilmi Kitaphanesi. Gürpınar, H.R. (1960). Kadınlar Vaizi. İstanbul: Hilmi Kitabevi. Gürpınar, H.R. (1963). Eti Senin, Kemiği Benim: Hikayeler-Sohbetler. İstanbul: Gürpınar Yayınları. Gürpınar, H.R. (1972). Namusla Açlık Meselesi. İstanbul: Atlas Kitabevi. Gürpınar, H.R. (1998). Cadı Çarpıyor, Şakavet-i Edebiyye. İstanbul: Özgür Yayınları. Gürpınar, H.R. (1999). Gulyabani/Gönül Ticareti/Melek Sanmıştım Şeytanı. İstanbul: Özgür Yayınları. Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi. (C.10, s.212). İstanbul: Ana Yayıncılık Anonim Şirketi. GÜRPINAR (HüseyinRahmi). Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi. (C.8, ss. 4869-4870). İstanbul: Gelişim Yayınları A.Ş. GÜRPINAR (Hüseyin Rahmi). Büyük Lugat ve Ansiklopedi. (C.5, ss.458-9). İstanbul: Meydan Yayınevi. Hizarcı, S. (Haz.). (1953). Hüseyin Rahmi Gürpınar: Hayatı Sanatı Eserleri. İstanbul: Varlık Yayınevi. Horkheimer, M. & Adorno, T.W. (1995). Aydınlanmanın Diyalektiği. İstanbul: Kabalcı Yayınevi. İleri, S. (1994). Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. (C.3, ss.455-7). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı. Kahraman, H.B. (1997). Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu? İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Karaalioğlu, S.K. (1979). Resimli Dünya Edebiyatçılar Sözlüğü. İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri Koll. Şti. Levend, A.S. (1964). Hüseyin Rahmi Gürpınar. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Loti, P. (2000). Doğudaki Hayalet. İstanbul: Cumhuriyet. Seropyan, V. (1994). Kevork (Surp) Kilisesi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. (C.4, ss.552-4). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı. Sevengil, R.A. (1944). Hüseyin Rahmi Gürpınar: Hayatı, Hatıraları. İstanbul: Hilmi Kitabevi. Tanpınar, A.H. (1998). Huzur. İstanbul: Dergah Yayınları. Tanrıkulu, A. (1974). H.Rahmi Gürpınar. İstanbul: Toker Yayınları. Tuğlacı, P. (1989). Tarih Boyunca İstanbul Adaları. İstanbul: Cem Yayınevi. Yücel, T. (1991). Eleştirinin ABC’si. İstanbul: Simavi Yayınları. Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology]. ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017) Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını 1. Marksist Açıdan Türk Romanı. 2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını. 3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik. 4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı. 5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk. 6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? 7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı Sabahattin Ali Yazını 8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna. 9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var. 10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü. 11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü. 12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü. 13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü. 14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü. Gülmece ve Hiciv Anlatıları 15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a. 16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’. 17. ‘Bay Düdük’ (1958). 18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan. Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum 19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü. 20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi. 21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani. Masallar ve Efsaneler 22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi. 23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi 24. ‘Masalın Aslı’. 25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’. 26. Tibet Masalları. Vietnam ve Tayland Yazını 27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı. 28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’. 29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi 30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu. 31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı. 32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler. Türkiye Yazını, Türkçe Yazın 33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak. 34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası 35. İstanbul Öyküleri. 36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak 37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti. 38. ‘Uzaklara Mektuplar’. 39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü 40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler. Taylan Kara Yazını 41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun... 42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü. 43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair. 44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında. Ütopya Anlatıları 45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya. 46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği. İranlı Öykücüler 47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4). 48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4). Avrupa Yazını 49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras. 50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak... 51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’ Diğer Yazılar 52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar. 53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’. 54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar. 55. ‘En-Dor’a Giden Yol’. 56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’ 57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri. 58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı. 59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler. Gezgin Yazını 60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi). 61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
Kadınlar Vaizi
Okuyacaklarıma Ekle
512 syf.
·
4 günde
·
9/10 puan
EDEBİYATIN SERENCAMI
Okumanın boş zaman uğraşısı olarak görüldüğü, kültür ve sanata yaşamda çok az yer ayrıldığı hızlı, yorucu ve yıpratıcı bir çağda yaşıyoruz. Karşılığının maddi menfaatlerde arandığı meşgaleler, görsel ve sosyal medya belirliyor tercihlerimizi. Uzun olmayan, kolay anlaşılır metinlerin zirve yaptığı günler yaşıyoruz. Böyle bir ortamda gerçek ve nitelikli edebiyata omuz verenleri görünce bir başka mutlu oluyoruz. Necip Tosun; özellikle son yıllarda yayınlanan pek çok kitap ve dergiyle altın çağını yaşayan öykü türünün çalışkan isimlerinden.Öykü yazıyor, süreli yayınların pek çoğuna yazı yetiştiriyor, kitaplar çıkarıyor, söyleşilere katılıyor. Yazarken bizim yorulduğumuz tüm bu işleri üstelik asli işi memurluktan arta kalan zamanda yetiştiriyor. Bu sabrı, çalışkanlığı ve fedakarlığı takdir etmemek mümkün değil. Necip Tosun’un yeni kitabı ‘Edebiyat Atlası’ Dedalus etiketiyle raflardaki yerini aldı. Yazarın otuz yıllık öykü ve edebiyatla içi içe yaşamının bir yansıması diyebileceğimiz kitap yalnızca öykü değil, hemen her türün dünyadaki ve bizdeki gelişim çizgisini takip etmemizi sağlama yanında, her türün en önemli eserlerinin değerlendirilmesiyle, yayınlanan binlerce kitap içinde bilinçli bir seçim yapmamıza da ciddi katkı veriyor. Edebiyat Atlası’nı  yazma amacını; ‘Bu kitabın öncelikli hedeflerinden biri günden güne gücünü yitiren, gözden düşen edebiyatın hayatımızdaki karşılığını yeniden sorgulamak, gündeme getirmek, önemini vazgeçilmezliğini ortaya koymaktır.’ şeklinde vurgulayan Tosun’un, ‘ …edebiyatsız bir dünyanın nasıl barbar, hoşgörüsüz ve ötekini anlamaktan uzak kaba bir dünya olacağı hatırlatılmaya çalışılmakta’ değerlendirmesi de, onun edebiyat aşkının boyutlarını net bir şekilde ifade ederken, bir zamanlar özellikle de romanın zirvesindeki Rusya’nın, o altın çağlarda dillere destan zulümlerini yapmasına edebiyatın yazık ki mani olamamasını da hatırlamadan edemiyoruz. Necip Tosun, yakından tanıyanların da bildiği gibi oldukça nazik, naif bir insandır, edebiyatın amacına bakışı da ideal olanı, temennisi de güzel ama bu görüş pek de yerini bulmuş gibi gelmedi bana. Geçelim.Kitapta konuların ele alınış biçimi, Necip Tosun’un daha önceki bazı hikaye kuram ve inceleme kitapları paralelinde özetlemeler, nokta atışı hükümlerle oluşturulmuş. Okurken sıkılmıyorsunuz. Seçilen örnekler, başta Mansfield, Borges, Tanpınar, Oğuz Atay vd. gibi önemli isimlere yapılan atıflar dikkatimizi her an ayakta tutan belli başlı amiller. Önce edebiyatın, okumanın önemine değinen Tosun; edebiyatın ahlak, dil gibi kavramlar ile ilişkileri ve edebiyat mahfilleri, yazar okulları, edebiyat dergileri gibi çetrefilli meseleleri ele almış. Edebiyatın hayatımıza neler kattığı, hemen her uğraşıyla bir ilişkisinin olması giriş kısmında bizi karşılayan konular. Her türlü uğraşının sonucunda elde edilecek bir karşılık alma beklentisinin olduğu günümüzde edebiyatsız bir yaşamın boşlukta kalmasının kaçınılmaz olduğu vurgulanır. Kitaptan buna bir örnek verecek olursak, Necip Tosun, Enis Batur’a atıfla, Sezai Karakoç okumadan Ortadoğu’da olup bitenin anlaşılamayacağını vurgular. Bir diğer önemli tespit de çeviri eserler konusundadır. Batı kaynaklı eserler yayıncıların ve çevirmenlerin desteğini alırken, yakın coğrafyamızdaki komşularımızın eserlerine yeterli ilginin gösterilmemesi, bu türden çevirilerin yeterli olmaması  edebiyatımız adına bir eksikliktir. Yazmaya meraklı olanların, yazılarını öncelikle dergilerde yayınlatmak isteyenlerin ne gibi engelleri aşmaları gerektikleri noktasında adeta rehber vazifesi gören Edebiyat Atlası, birçok makalede, ülkemizin edebiyat ortamının bir fotoğrafını çektikten sonra doğruları ve yanlışları masaya yatırır. Pek çok süreli yayında, hikaye türü başta olmak üzere çeşitli türleri, eserleri ve yazarları konu edinen önemli makaleler yayınlayan Necip Tosun, bu ortamları en iyi bilen ve sözü geçen eleştirmenlerdendir aynı zamanda. Adam kayırma, orantısız övme ve yerme, gruplaşma gibi edebiyatımızın baş ağrısı başlıca meseleleri hakkında son derece yerinde tespitlerde bulunan yazarın, bu yanlışları engelleme noktasında umudumuz olduğunu üstüne basa basa vurgulamak istiyorum. Çünkü, tekrar ifade etmemiz gerekirse Necip Tosun edebiyatımızın saygın, sözü geçen, bilgili, çalışkan kalemlerindendir ve birçok olumsuzluğun ortadan kaldırılmasında ya da azaltılmasında etkili bir güce sahip sınırlı sayıdaki aydınımızdan biridir. Okuyanların da ilgisini çekecek ve onları heyecanlandıracak güncel konulardan sonra kitapta, deneme türünden başlayarak hemen her türün ülkemizdeki ve dünyadaki gelişim çizgisi özetlenir, okunması gereken en önemli eserler özlü bir şekilde değerlendirilir, önemli yönleri vurgulanır. Bu makaleler, okuyucuların ilgi duydukları türlerin nereden nereye geldiğini görmelerini ve ömrün yetmeyeceği binlerce eser arasından hangilerini okumaları gerektiğini belirlemeleri açısından da son derece faydalı bir işlevi haiz. Kitabın sürprizlerinden biri de, roman ve hikaye türlerindeki okuma listeleri Bu listelerin, Necip Tosun’un seçtiği birer tavsiye okuma listesi değil, türlerin gelişim çizgilerinin önemli sac ayakları olduğunu ifade etmekte fayda var. Listedeki isimlerden Suat Derviş’ten Kara Kitap’ın alınmasını da son derece olumlu buluyorum, Derviş’in hakettiği değeri ve ilgiyi görmesine, gündeme gelmesine katkısı olacağını umut ediyorum.Türk Edebiyatının yaşayan en önemli isimlerinden biri olan Necip Tosun’un büyük emek ve fedakarlık ürünü ‘Edebiyat Atlası’; okuma ve yazma meraklılarına rehber olma, edebi türlerin gelişim çizgilerini toplu olarak bir arada sunma ve tanıtma gibi amaçları ehil bir kalem tarafından ortaya koyan kıymetli bir eser, okunmasını hararetle öneriyorum...KİTAPTAN...Çağımızda aklın, zekanın her şeyi kavramada yetersiz olduğu görüldü. İşte edebiyat, gerçeğin arkasındaki görünmeyeni, hakikati bize bildirir. Sanat, edebiyat bunun için de sezgimizi harekete geçirir.(…) Dünya, sahteliği, ikiyüzlülüğü, körlüğü geçer akçe yapmaya çalışırken, edebiyat bunu iyiliğe, güzelliğe, samimiyete çevirmenin yollarını açıklar. ( s.14)Edebiyat tarihin atladığı boşlukları doldurur. (…) İnsanlığın büyük ütopyalarını önce büyük edebiyatçılar kurar. ( s. 18-19)Edebiyat asla flörtü kabul etmez apaçık bir evlilik ister. (s.47)Yazınsal türler içerisinde dille ilişkileri en gerilimli olan tür şiirdir. (s.69)Günümüzde edebiyat dünyasındaki en büyük yozlaşma eleştiri kurumunda yaşanıyor. (s. 84)Edebiyatçı etrafında olup biten, gelir geçer olaylara kendini kapamalı, iç dünyasını sadece edebiyata açarak onu bir sanat eseri olarak korumalı, her şeyi içine alarak içinin düzenini, ahengini bozmamalı, orada özenle kendi kozasını örmelidir. (s.98)Yazar, yalnızlığını üzerinden attıkça sosyal çevrelerde itibarı artar ama genellikle yazdıkları kötüleşir.(s.100)Türkiye’deki edebiyat ortamının en temel meselelerinden biri yazar olmayı düşleyen insanların nasıl bir yöntem izleyeceğini bilmemeleri ve yazarlığa giden yolların  belirgin araçlardan, yöntemlerden yoksun olmasıdır. (s. 117)Suç ve Ceza’dan hukuk, psikoloji, sosyoloji gibi disiplinlerin öğreneceği hala çok şey var. (s.310)
Edebiyat Atlası
8.3/10 · 44 okunma
Okuyacaklarıma Ekle