Sahile doğru yol aldık. Öğrencisi olduğum Küçükçekmece İlkokulu'nun bahçesinden atlayarak; mütemadiyen haftada bir kere anlatılan "Küçükçekmece Tufanı ve Kaybolan Şehir" efsanesine konu olan göle doğru yürüdük. Mete yine anlatmaya başlamıştı hurafeyi: "Yıllar yıllar önce yaşlıca bir dede gölün altındaki şehre gelmiş, kapı kapı gezip bir tas su istemiş, kimse de vermemiş. En son bir kadının kapısını çalmış, kadın suyu
verince, "Çocuğunu al, şu tepenin üstüne çık, ama hiç arkana bakma kızım," demiş dede. Kadın çocuğunu almış çıkmış tepeye doğru, sonra bir dönmüş ki şehir yok. Olduğu gibi göl olmuş, her şey gölün altında kalmış. Dikkatli bakılınca günbatımlarında minaresi bile gözükürmüş gölün altındaki caminin."
Bu ibretlik hikayeyi her dinlediğimde kadına çok kızarım. Ulan niye veriyorsun o bir tas suyu! Verme lan! Koy rahvan gitsin, tek Müslüman sen misin? Sen de vermesen suyu, "Ne pis mahalleymiş burası, Allah ıslah eylesin," diyecek dede ve çekip gidecek. Senin yüzünden dünya kadar insan öldü. Peki ya sen dede, peki ya sen? Aklın sıra büyük bir ders mi vermek istedin bize? Tüylerimiz diken diken mi olsun istedin? Her isteyene su verelim, vatana millete hayrımız olsun mu dedin? Her ne düşündüysen düşün, çok yaşlanmışsın dedecim. Sağlıklı düşünememişsin. Hiç empati kurdun mu onlarla? Yahu vermez vermez, suyu yoktur, tipini tıynetini sevmemiştir senin, dilenci sanmıştır, acil bir işi vardır, bölmek istememiştir. Ağzındaki diş sayısı bir elin parmağını geçmiyor, ne dediğini anlamamıştır insanlar belki ... Sen ne hemen gelip süper güçlerini kullanıyorsun? Memleketin hayrına dua etsene. Kuraklık, kıtlık son bulsun desene, dinlemeden etmeden milletin ocağını yıkıyorsun! Bak kadıncağız sabi sübyanla kalakaldı öyle. Senin kimseye hayrın yokmuş dedecim, kusura bakma. Hadi