D: Ama mandalina ağacına sarılmadan, onu öpmeden, koklamadan olmaz Balbazar.
B: O da bizi sarar dallarıyla Delikanlım. Sımsıkı hem de.
D: Eğil de dallarının arasından sokul içine. Sana neler fısıldıyor duyabiliyor musun?
B: Kim ki bitkilerin dilinden konuşmaya başlamıştır, o kişi için artık kurtuluş çok yakındır!
D: O ki var oluşun gizini keşifte. Hem de berrak bir zihinle. Kendi kendiyle baş başa. Duruyor gecenin karanlığında. Bir ağaç gibi ya da bir yarasa. Öylesine ait bu doğaya.
-Ne ben Sokrat'ım, ne de sen Platon. Ne ben mağdur ne de sen mağrur. Sevimli bir akşam içmişiz, yeşiliz hepsi bu!
-Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan, sonradan. İçimde patlayan pişmanlığın sözleri hep sonradan.
-Rarara rarara rararaRaara-ra-ra.
-Yeşillerin diyarında kuşların kulaklarına çalınıyor sesimiz. Sonra bir ıslık tutturuyoruz çeşit çeşit. Onları taklit ediyoruz. Onlar da bizi.
-İşte şimdi kalktı kelimelerin engeli!
-Tatlı minik bir kuş, nasıl da çırpıyor kanatlarını. Bir dalıp bir yükseliyor nazlı nazlı. Oynaşıyor, oynaşmak istiyor.
-Kanatlarım seninkiler gibi değil güzel kuşum. Senin peşinden ne yazık ki uçamıyorum. Ama gülebilirim sana. Neşene neşe katabilirim. Sana dokunmadan seni okşayıp öpebilirim.
-Peki ya düşünce suçundan idama mahkum edilenlerin koğuş kapısının idamdan önceki gece açık bırakılması ve başına nöbetçi dikilmemesi?
-Adamın onurunu ve davasında haklı olup olmadığını halka kanıtlamak içindir Balbazar. Eğer adam ölümden korkup kaçarsa suçunu kabul etmiştir. Ama Sokrat, kendisine ölüm cezası verilmesi şöyle dursun tam aksine Atina'nın minnettar olması gerektiğini düşünüyordu. Çünkü hakikati haykırıyordu.
-E zaten ölümünün üzerinden çok geçmeden kahraman ilan edilmedi mi?
-Zulme uğramak tüm bilgelerin olmazsa olmazıdır.
-Delikanlım, ya sen Sokrat'ın yerinde olsan, ölümü böyle karşılar mıydın?
Sizin başınızı döndüren başarı çıtalarınızın yüksekliği benim ayak bileklerime ancak yetişebildi. Onları al aşağı etmek için gerek yoktu elimi kullanmama. Gözlerimi devirdim, gözlerimle devirdim. Üzerinize düşen incecik çıtalar canınızı ne çok yaktı! Vah zavallı. Sonra böğürdünüz bana küfürler eşliğinde. Bense sessiz kaldım ve bekledim. Gülümsedim. Ama ne alay vardı içinde ne de küçümseme. Ben komik olduğu için gülüyordum. Siz ise başınızın üzerinde şapka gibi duran çıtaların altında sanki enkazda mahsur kalmış gibi içerleyip bana nefret kusuyordunuz. Halbuki çıtalar küçüktü, siz sandığınızdan büyüktünüz.