Yeryüzündeki her aşçının bildiği ama bugüne kadar kimsenin göremediği bir efsane, yaşayan bir mucize! Bir mutlak damağa sahip, cümle tatları en ince ayrıntısına kadar ayırt edebilen ve yeryüzündeki tüm lezzetlere hükmedebilen, aşçılık zanaatının kutsanmışı ve yeryüzündeki tüm lezzetlerin hükümranıydı Pir-i Lezzet.
SINIFA YILMAZ GÜNEY GELDİ
Yılmaz Güney'i aradım. Epeydir birbirimizi görmemiştik. En yoğun çalışma dönemini yaşıyordu. Setten sete koşturuyordu. "Bir gününü bana ayıracaksın," dedim. "Yarın buluşalım," dedi. "Yarın işin yok mu?" "Var ama boş ver. Ne yapacağız?" "Seni Okmeydanı'na götüreceğim," dedim. "Hayrola ... " "Benim sınıfa geleceksin." Ertesi gün Yılmaz'la okula gittik. Kıyamet koptu. Değil sınıf, değil okul, mahalle birbirine girdi. Yılmaz Güney'in geldiği duyulmuş. Biz sınıfta öğrencilerle sohbet ediyoruz, bütün Okmeydanı okulun bahçesine toplanmış, "Ya ya ya, şa şaşa, Yılmaz Güney çok yaşa!" diye bağırıyor. Yılmaz pencereden halkı selamlıyor. Dersler tatil edildi. Öğretmenler bizim sınıfa doluştu. Benim çocukların keyiflerinden yanlarına varılmıyor. Öyle ya, bir efsane ayaklarına kadar gelmiş, kendileriyle tek tek ilgileniyor, konuşuyor. Yılmaz gittikten sonra ortalık biraz yatıştı. Sınıfta benim öğrencilerle başbaşa kaldık. Artık hepsi bir başka bakıyordu bana. Karşılarında "küme"yi, "ünite"yi bilmeyen bir öğretmen değil, Cüneyt Arkın'ın, Yılmaz Güney'in arkadaşı vardı. Kafalarında, yüreklerinde beni de o kata yerleştirmişlerdi.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bir olayın gerçek olarak kabul edilmesi için gerçek olması mi gerekir, yoksa varsayılan olayın gerçekliğine duyulan inanç mi onu gerçek yapar? Ve o olayın gerçekten olup olmadığını araştırmak için gösterdiğiniz çabalara karşın, bir belirsizlik çıkmazına girer de, Batı Ukrayna'da, İvano-Frankivsk kentindeki bir kafenin terasında anlatılan bir hikâyenin az bilinen ama kanıtlanabilir bir tarihsel olaya mı dayandığından, yoksa bir efsane ya da bir palavra veya babadan oğula aktarılan asılsız bir söylenti mi olduğundan kuşkuya düşerseniz ne olur? Daha da önemlisi, anlatılanlar küçük dilinizi yutturacak kadar şaşırtıcı ve çarpıcıysa ve de dünya görüşünüzü değiştirdiğini, geliştirdiğini, derinleştirdiğini hissediyorsanız, hikâyenin gerçek olup olmamasının ne önemi olur?