Hititler: Bozkır kökenli olmayan bir Hint-Avrupa halkı mı, yoksa genetik Anadolu paradoksunu nasıl çözecek? Hititler, insanlığın dilsel tarih öncesi döneminde eşsiz bir yere sahiptir. En eski yazılı kayıtlar olan Hattuşa çivi yazısı tabletleri (MÖ 1650 civarı) ile kanıtlanan dilleri, Hint-Avrupa ailesinin bir kolunun ikinci milenyumda Orta Anadolu'da yerleştiğini göstermektedir. Ancak, bu popülasyonların antik DNA'sı nihayet dizilendiğinde, çarpıcı bir anormallik ortaya çıktı: Hitit dönemi bireyleri de dahil olmak üzere Bronz Çağı Anadolulular, Kuzey Avrupalılardan Hint-Aryanlara kadar diğer tüm Hint-Avrupa popülasyonlarını karakterize eden bozkır atalarının (Doğu avcı-toplayıcı veya EHG sinyali) neredeyse hiçbir izini taşımıyordu. Hint-Avrupa dili konuşan ancak bozkırın genetik işaretinden yoksun bir halk: Bu, uzun zamandır Hint-Avrupa kökenlerinin bozkır teorisine karşı en ciddi itiraz olarak kabul edilen Anadolu paradoksudur. Bu makale, Global25'te bu paradoksu doğrudan rakamlarla belgeliyor ve ardından üç araştırma dalgasının (Damgaard 2018, Lazaridis'in Güney Yayının 2022'si ve Hint-Avrupalıların kökeni üzerine 2025'te yayınlanacak önemli makale) bunu sadece doğrulamakla kalmayıp nasıl çözdüğünü gösteriyor. Anahtar tek bir cümlede özetlenebilir: Hititler Yamnaya'dan değil, bozkırın güneyinde bulunan ve EHG bileşeninin bozkır soyuna aşılanmasından önce ayrılan daha eski bir ortak atadan gelmektedir. Bozkır sinyalinin yokluğu teoride bir kusur değildir: bu, Hint-Avrupa ağacının en eski dalının tam işaretidir. Anahtar Noktalar Hititler (kendilerine Nesa şehrinden sonra Nesili adını vermişlerdir) yazılı olarak belgelenen ilk Hint-Avrupa nüfusudur. İmparatorlukları, yaklaşık MÖ 1650 ile 1180 yılları arasında Hattuşa'dan (günümüz Boğazkale'si) Orta Anadolu'ya hakim
[4.BÖLÜM]: - Arafta Kalan Ruh - Büyülü Gerçelik Peygamberi - Yaşam ve Ölüm Bilgesi - Carl Gustav Jung’un “Bilge Yaşlı Adam” Arke Tipi (Wise Old Man / Senex ) MELQUIADES O kadar roman karakteri içinde Melquiades için neden özel bir bölüm açtım? Çünkü Melquiades roman karakteri şayet roman kurgusuna dahil olmasaydı Yüzyıllık Yalnızlık romanı bu kadar derin bu kadar çok katmanlı ve zamana karşı duruşlu olmayacaktı. O olmasaydı belki de içinde her bir rengin ayrı ayrı tonlarına sahip rengarenk balıkların yüzdüğü o canlı akvaryumu, su altı ormanlarını, deniz çayırlarını, yosunlarını, mercan resiflerini, planktonları, deniz volkanlarını & hidrotermal bacalarını, deniz dağlarını, okyanus hendeklerini, batık gemilerini…ve sadece su değil; yaşayan, nefes alan, kendi halinde bir dengesi olan Engin Mavi bir okyanus evreni yerine dalgasız, heyecansız ve hiçbir rüzgara temas etmeyen, hiçbir şeye yük olmadan kendi halinde hissettirmeden sessiz sedasız öylece akıp giden naif bir denizden bahsediyor olabilirdik. Eğer bu roman şayet böyle bir deniz olsaydı yine büyük bir roman olurdu elbette ancak evrenlere taşan, zamanları ve boyutları aşan bir romandan bahsedemiyor olurduk. Gabriel Garcia Marquez zamanı aşan, evrene uzanabilen yüksek kalibreli bir yazar olduğundan dolayı gözünü denizlere değil okyanuslara dikmiştir. Melquíades, arafta kalmış ruh gibi yarı saydam bir halde romanda gezinir. Yaşam ile ölüm arasında bir yerlerde sıkışmış muğlak bir görüntü verir. O, sadece bir yan karakter değil aynı zamanda Yüzyıllık Yalnızlık’ın felsefi omurgalarından biridir; romanın felsefi/varoluşçu yükünü tek başına omuzlar. O, geçmişi bilen, geleceği yazan ve zamanı aşan bir bilgedir. Daha çok Jack London eserlerinin çevirileriyle tanınan ünlü çevirmen ve Jack London Uzmanı Levent Cinemre ’nin bir sözü
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
MAD MAX –Daha Sinematik Mad Max (1979) Bu film küçük başlar. Dünya bitmemiştir — ama bozulmuştur. Kasaba yolları boş. Polisler yorgun. Çeteler kontrolsüz. Devlet var ama otorite çökmüş. Max hâlâ insandır. Güler. Eşi var. Çocuğu var. Toecutter ve çetesi geldiğinde film kaosa değil, rahatsızlığa oynar. Gerilim sessiz büyür. Aile sahnesinden sonra intikam sahnesine geçiş çok soğuktur. Romantik bir dönüşüm yok. Max’in son bakışı şudur: Artık geri dönüş yok. Bu film aksiyon değil. Karakter kırılmasıdır. Mad Max 2 – The Road Warrior (1981) Şimdi dünya bitmiş. Giriş sahnesi bile mit gibi anlatılır.
Külliyat Bu bilgilendirmeler; Ana Toprak’ın takvimini, iklimini, coğrafyasını, soyağaçlarını ve Haritasını içerir. Takvim Zamher: Toit Ayı'nın kayboluşu ve yılın başıdır. Rihoia kıyıları ve güneyi hariç Ana Toprak'ın tek karışına yağmur düşmez. Gök yalnızca kar ve fırtına kusar. Göller çok nadiren erir. Soğuk, bir hastalık gibi her bir karışa yayılır.Ateşin yakınında olmamak ölümcüldür. 84 Günden oluşur. Bahar: Zamher yavaşça söker, çiçekler sonunda açar. Ovaların yeşili gözükür, karlar eridikçe toprak beslenir. Yağmurlar başlar fakat yoğun değildirler. Yine de, Ana Toprak sonunda nefes alır. 52 Günden oluşur. Salier: Ana Toprak'ın en dip kuzeyi hariç her bölümünde sıcak havaların hakim olduğu, bölgeye göre yağışın çoğalıp azalabildiği sıcak aydır. Özellikle güney kısımlarında, toprak kurudukça kırılır.Ağaçlar, yağışsızlıktan yaprak döker. 52 Günden oluşur. Ekher: Yağışlar büyük ölçüde artar, toprak bir anne gibi şefkatle yumuşar. Buğday başakları büyür, çiçekler cıvıldar. Sıcaklıklar bunaltıcı değildir, bol yağışa rağmen fırtına çok nadir görülür. Genellikle sakin, ılık ve rahat bir aydır. Ana Toprak'lılar, en fazla bu ayda Zamher'e hazırlık yapar. 84 Günden oluşur. Aref: Ekher Ayındaki yağış miktarı yavaşça azalır fakat yağdığında şiddetli olur. Ağaçlar yavaş yavaş yapraklarını döker, toprak verimi devam eder. Sıcaklıklar ılıkla soğuk arasında değişir, göller donmaz. Rüzgarlı havalar hakimdir. 52 Günden oluşur. Kış: Soğuk, Ana Toprağa varır. Kar yağışı görülebilir fakat nadirdir. Göller yalnızca kuzeyde donar. Yine de ateşten uzak ve kürksüz gezmek tehlikelidir. Bu mevsimde, şiddetli fırtınalar kar yağışlarından daha sıradandır. Özellikle Başkent ve Rodesia enlemi, bol bol şimşek ve yağmurla mücadele
Alıntı
FELSEFEYE GİRİŞ - NÖBETÇİNİN FELSEFESİ (s 4) - Gerçeklik bir cehennem; Ben bu cehennemin içinde bir hiç gibi yaşadım,bir merhabaya sığdırıldım, Ağababalarımız para kazanmak gerektiğini,toplumun beklentilerini karşılamam gerektiğini söylediler, Edebiyatın içine girmem bir hataydı, -En güzel hata aşktır- yararsız işlevsiz bir serseri gibi oradan oraya savruldum. Cehennemde evine ekmek götürmek için debelenenleri de gördüm,takım elbiseleriyle temiz ağızlardan çıkan yalanları da Hayatımı Sanat için feda etmeye başladığımda önümde yeni bir dünyanın açıldığını gördüm. -Boşluğun Mükemmel Doyuruculuğu- Sayısız kitap okudum,kendi kanımı içtim,ölümden beter acıları üstüme diktim onlarla bir yaşam sürdüm. -Onlardan kurtulmak değil onlarla yaşamayı öğrenmek güçlü bir sanattır.- Hayattan Çıkardığım Anlam Özgür İnsandır. Mesele hiçbir zaman para kazanmak değildi. Toplumun Benimsediği işler de değildi. Aslolan olduğun vaziyette efsane olmaktı. Ben bu cehenneme karşı yalnızca sanattan oluşan bir dünya yaratmak istiyorum. Hedefime ulaşmak için ölmem gerekirse -ki gerekicekte- Huzur İçinde Öleceğim. - HER ŞEY MANEVİYATTIR - MADDİYAT EN BÜYÜK ALDATMACADIR. Özgür İnsanı benimseyin Üst Kesim,Orta Kesim,Alt Kesim Hepsinin üstünde bir kesim vardır. SİZE ÖZGÜR İNSANI ÖĞRETECEĞİM
Edebiyat
Hakikat işlevselse kabul edilebilir
--- Giriş: İnsan Neden Gerçeği Olduğu Gibi İstemez? İnsan kendini “akıl sahibi” bir varlık olarak tanımlar. Tarihini de ilerleme, bilinçlenme ve rasyonelleşme üzerinden okur. Oysa bu anlatı büyük ölçüde bir yanılsamadır. Çünkü insanın hayatını belirleyen temel güç akıl değil, katlanabilme kapasitesidir. İnsan neye inanacağını, neyi doğru kabul edeceğini çoğu zaman düşünerek değil, dayanabileceği kadarını seçerek belirler. Hakikat burada sorun çıkarır. Çünkü hakikat çoğu zaman rahatlatmaz; sarsar. İnsana anlam vermez; anlamı söker. Bu yüzden insan, gerçeği olduğu gibi kabul etmek yerine onu yaşanabilir hale getirir. Gerçeği yumuşatır, parçalara ayırır, hikâyeleştirir, kutsallaştırır ya da şeytanlaştırır. Bu süreç bilinçli bir aldatma değildir; daha çok varoluşsal bir savunma mekanizmasıdır. İnsan, çıplak gerçeklikle uzun süre temas halinde kalamaz. Burada kritik bir kırılma ortaya çıkar: İnsan hakikati aramaz. İnsan, hakikatle yaşayabileceği bir düzen arar. Bu yüzden düşünce sistemleri, dinler, ideolojiler, mitler ve büyük anlatılar ortaya çıkar. Bunların amacı gerçeği açıklamak değil, insanı dağılmaktan korumaktır. Toplumsallık tam olarak burada doğar: ortak yanılsamalar, paylaşılan mitler, kolektif kabuller üzerinden. Akıl ise bu yapının içinde tuhaf bir rol oynar. Akıl özgürleştirici bir araç gibi görünür ama çoğu zaman mitleri yeniden üretmek için çalışır. İnsan rasyonel gerekçelerle irrasyonel inançlarını savunur. Mantık, hakikati açmak için değil, kapatmak için kullanılır. Bu yüzden “aklın sınırları var” söylemi çoğu zaman epistemolojik bir tespit değil, psikolojik bir kaçıştır. İnsan burada iki uç arasında sıkışır: Bir yanda çıplak gerçeklik Diğer yanda yaşanabilir kurgu Toplumlar bu gerilim üzerinde yükselir. Ne tamamen akla dayanabilirler ne de