Hay bin Yakzan, bu düşünüşünün sonunda anladı ki, bütün evren, o Özne'nin eylem ve eseridir. Bu bilgiye ulaşınca, o Özne'nin gücünün karşı konulmazlığı, sanatının şaşırtıcılığı, evrenin her zerresine yumuşaklıkla nüfuz eden bilgeliği ve bilgisinin inceliği karşısında sonsuz bir hayranlığa kapıldı.
Varoluşu, bu duyguyla, yeniden gözlemlemeye, incelemeye başladı. Nesnelerin yüksek tabakalarında değil, en aşağı ve değersiz olanlarında bile O'nun sanatının güzelliğinden, olağanüstülüğünden öyle şeyler görüyordu ki, hayret ve şaşkınlığı en yüksek dereceleri buluyordu.
Tüm destekleyici argümanları reddeden insanın tipik cevabı şöyledir: '' Artık hayattan bekleyecek bir şeyim kalmadı.'' İnsan buna nasıl cevap verebilir?
Gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şey, hayata karşı tutumumuzun değişmesidir. Kendimizin de bunu öğrenmesi ve dahası umutsuz insanlara hayattan ne beklediğimizin bir önemi olmadığını, önemli olanın hayatın bizden ne beklediği olduğunu öğretmemiz gerekir.
Toplama kampında yaşantının tüm fiziksel ve zihinsel ilkelliğine rağmen ruhsal yaşamın derinleşmesi mümkündü. Zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı kişiler daha fazla etkilenseler de (çoğunlukla daha hassas yapıda olurlar) iç benlikleri daha az hasara uğrar. Kendilerini çevreleyen korkunçluklardan, iç zenginliklerine ve ruhsal özgürlüklerine sığınarak korunabiliyorlardı.
"Göz yaşarır, kalp hüzün duyar. Biz ancak Rabbimizin razı olacağı, gücüne gitmeyecek şeyler söyleriz...." (Peygamber Efendimizin ﷺ oğlu İbrahimin cenazesinde söylediği sözlerden bir kısım)