Çocukluğundan beri her fırsatta kitap okuyan biri. Kariyer, meslek, iş vb hiç önemli değil. Aslolan anlam dünyası, bunu sağlayanların en başında da okumak geliyor.
Ekonomist ve sonra Fr (YL) Tr (Dr) Siyasal ve Sosyal Bilimler
Ayfer Tunç'un bütün öykülerini okuduktan sonra, roman olarak elime bu geçti. Öykülerindeki havayı burada bulamadığım için yadırgadım. Sayfalar dolusu depresyon, melankoli bezdirdi beni resmen. Burada Ayfer Tunç'u edebi açıdan değerlendirecek değilim, beğeniyorum, takdir ediyorum. Ama bu romanının adı gibi ağır havası okurken içimi sıktı. Hiç tarzım değil bu tür içerik ve üsluptaki romanlar. Eğer daha önceden okumadığım bir yazar olsaydı 5 puan verirdim, önceden bildiğim ve beğendiğim için 7 puanla yetindim.
Sadece iki ana karakterden düşkünler oteli sahibinin tanımına dair bir iki alıntı yapsam, kitabın karanlık atmosferine dair yeterince fikir verir: Mürşit, dağınık ve tanımsız, aynı zamanda amaçsız, (s. 28); "paslanmış işlemeyen bir motor gibi bir şey, böyle ruhsuz, hissiz, hareketsiz", (s. 35); "bu dünya üzerindeki yalnızlığı, yabancılığı, gereksizliği..."; (s. 65)
Akşam kalabalığı lobiyi doldurmuştu, hep aynı gürültü vardı, bir yığın ezik adam birbirlerine dert yanıyorlar yine. Şöyle olmuş, böyle olmuş. Bunların arasında meselenin yüzde doksanı paradır diye düşündü. Meselenin yüzde doksanı haksızlıktır. Meselenin yüzde doksanı kadındır. Bunlarda para, kadın, mülk ve haksızlık bir aradadır.
Hafıza, ellerin bir şey tuttuğu o ilk anda değil, onu bıraktığı anda yaşıyordu, af dileyerek onu bırakan ellerde, boşalsa da yeniden dolabilen yürekte ve düşlerde yeniden canlandırılan tasarımlarda yaşıyordu.