Hakan Özer

Hakan Özer
Kitaplar güzeldi. Büyük laflar etmek eşsizdi. Kitaplarda yazılanları paylaşmak... yetmiyordu. Bir sigara daha yaktı. Daldı karanlığa. Yazyalnızı - İki Deli Derviş Behçet Çelik
Parlak zekalı insanlardan biri, Albert Einstein adlı Almanya doğumlu bir fizikçi, türünün kendisi kadar parlak zekalı olmayan üyelerine görelilik kuramını şöyle açıklamıştı: "Elinizi kızgın bir sobaya soktuğunuzda bir dakika bir saat gibi gelir. Güzel bir kızla geçirdiğiniz bir saatse bir dakika gibidir." Peki ya güzel kıza bakarken elinizi kızgın sobaya sokmuş gibi hissediyorsanız? O neydi peki? Kuantum mekaniği mi?
Sayfa 238 - İkinci Bölüm, Bir mücevher tuttum parmaklarımla, Sonsuzluğa bakmak·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Isobel'e bakınca mucize görüyordum. Biliyorum, gülünç bir şeydi bu. Ama insan, kendi küçük çapında, matematiksel açıdan mucizevi bir başarıydı gerçekten. Isobel'in annesiyle babasının tanışması küçük bir ihtimaldi mesela. Tanışmış olsalar bile, insanların kurlaşma süreçlerini kuşatan sayısız sıkıntı düşünüldüğünde birlikte bebek sahibi olma ihtimalleri iyice azdı. Bebek yapmaya karar verdiler diyelim, bundan önce annesinin içinde yaklaşık yüz bin tane yumurta, aynı süre zarfında babasının da beş trilyon spermi olmuş olacaktı. Ama o zaman bile, 500.000.000.000.000.000.000'da bir var olma şansı bile varoluşu korkunç bir şekilde hafife almak olurdu, insan yaşamının tesadüfiliğinin hakkını hiçbir şekilde veremezdi. Yani bir insanın yüzüne baktığınızda, o insanı oraya getiren şansı kavramak zorundaydınız. Isobel Martin'den önce, sadece insanları sayarsak, 150.000 kuşak gelip geçmişti. Bu, giderek olasılıksızlaşan çocuklarla sonuçlanan giderek olasılıksızlaşan 150.000 çiftleşme demekti. Her kuşak için, katrilyon çarpı katrilyonda bir olasılık demekti. Yahut evrendeki atomların sayısından yaklaşık yirmi bin kat fazla demekti. Ama bu bile sadece başlangıçtı çünkü insanlar yalnızca üç milyon Dünya yılıdır buradaydı ve bu da, gezegende yaşamın başlangıcından beri geçen üç buçuk milyar yıla kıyasla çok kısa bir süreydi. Yani yuvarlak hesapla Isobel Martin'in var olması matematiksel açıdan imkânsızdı. On üssü sonsuzda sıfır. Ama burada, karşımdaydı ve ben bu duruma şaşırıp kalıyordum. Bir anda dinin burada neden bu kadar büyük bir mesele olduğunu anladım. Çünkü, elbette ki, Tanrı'nın var olması mümkün değildi. Ama öte yandan insanların var olması da mümkün değildi. Dolayısıyla insanlar kendilerinin var olduğuna inanıyorlarsa, mantıken, kendilerinden azıcık daha olasılıksız bir
Sayfa 234 - İkinci Bölüm, Bir mücevher tuttum parmaklarımla, Sonsuzluğa bakmak·Kitabı okudu
Ertesi gün içkinin sersemliğiyle uyandım. Anladım ki içki insanlara ölümlü olduklarını ne kadar unutturuyorsa, bu sersemlik hâli de o kadar hatırlatıyordu. Başım ağrıyor, ağzım kuruyor, midem bulanıyordu.
Sayfa 231 - İkinci Bölüm, Bir mücevher tuttum parmaklarımla, Gözcü·Kitabı okudu
Kadehteki saydam beyaz sıvıya baktım ve bir yudum alıp fermantasyonu tattım. Diğer bir deyişle Dünya üzerindeki yaşamı tattım. Çünkü burada yaşayan her şey fermente oluyor, yaşlanıyor, hastalanıyordu. Ama anladığım kadarıyla olgunluktan çürümeye geçerken tatları enfes olabiliyordu. Sonra kadehi düşündüm. Cam kayadan damıtılmıştı, yani bildiği şeyler vardı. Evrenin yaşını biliyordu, çünkü o evrendi. Bir yudum daha aldım.
Sayfa 229 - İkinci Bölüm, Bir mücevher tuttum parmaklarımla, Avustralya şarabı·Kitabı okudu
Şarabı daha önce denemediğim için olur dedim, hayli el üstünde tutulan bir maddeye benziyordu. Ilık bir geceydi, Isobel birer kadeh doldurdu ve bahçede oturduk. Newton içeride kalmaya karar vermişti. Kadehteki saydam beyaz sıvıya baktım ve bir yudum alıp fermantasyonu tattım. Diğer bir deyişle Dünya üzerindeki yaşamı tattım. Çünkü burada yaşayan her şey fermente oluyor, yaşlanıyor, hastalanıyordu. Ama anladığım kadarıyla olgunluktan çürümeye geçerken tatları enfes olabiliyordu. Sonra kadehi düşündüm. Cam kayadan damıtılmıştı, yani bildiği şeyler vardı. Evrenin yaşını biliyordu, çünkü o evrendi. Bir yudum daha aldım. Üçüncü yudumdan sonra anladım, şarap beynime hoş bir şey yapıyordu. Vücudumdaki tatsız ağrıları ve zihnimdeki keskin endişeleri unutuyordum. Üçüncü kadehin sonuna geldiğimde çok ama çok sarhoştum. Öyle sarhoştum ki gökyüzüne baktım ve iki tane ay gördüğüme inandım.
Sayfa 229 - İkinci Bölüm, Bir mücevher tuttum parmaklarımla, Avustralya şarabı·Kitabı okudu