Isobel'e bakınca mucize görüyordum. Biliyorum, gülünç bir şeydi bu. Ama insan, kendi küçük çapında, matematiksel açıdan mucizevi bir başarıydı gerçekten.
Isobel'in annesiyle babasının tanışması küçük bir ihtimaldi mesela. Tanışmış olsalar bile, insanların kurlaşma süreçlerini kuşatan sayısız sıkıntı düşünüldüğünde birlikte bebek sahibi olma ihtimalleri iyice azdı. Bebek yapmaya karar verdiler diyelim, bundan önce annesinin içinde yaklaşık yüz bin tane yumurta, aynı süre zarfında babasının da beş trilyon spermi olmuş olacaktı. Ama o zaman bile, 500.000.000.000.000.000.000'da bir var olma şansı bile varoluşu korkunç bir şekilde hafife almak olurdu, insan yaşamının tesadüfiliğinin hakkını hiçbir şekilde veremezdi.
Yani bir insanın yüzüne baktığınızda, o insanı oraya getiren şansı kavramak zorundaydınız. Isobel Martin'den önce, sadece insanları sayarsak, 150.000 kuşak gelip geçmişti. Bu, giderek olasılıksızlaşan çocuklarla sonuçlanan giderek olasılıksızlaşan 150.000 çiftleşme demekti. Her kuşak için, katrilyon çarpı katrilyonda bir olasılık demekti.
Yahut evrendeki atomların sayısından yaklaşık yirmi bin kat fazla demekti. Ama bu bile sadece başlangıçtı çünkü insanlar yalnızca üç milyon Dünya yılıdır buradaydı ve bu da, gezegende yaşamın başlangıcından beri geçen üç buçuk milyar yıla kıyasla çok kısa bir süreydi.
Yani yuvarlak hesapla Isobel Martin'in var olması matematiksel açıdan imkânsızdı. On üssü sonsuzda sıfır. Ama burada, karşımdaydı ve ben bu duruma şaşırıp kalıyordum. Bir anda dinin burada neden bu kadar büyük bir mesele olduğunu anladım. Çünkü, elbette ki, Tanrı'nın var olması mümkün değildi. Ama öte yandan insanların var olması da mümkün değildi. Dolayısıyla insanlar kendilerinin var olduğuna inanıyorlarsa, mantıken, kendilerinden azıcık daha olasılıksız bir