6 0cak 2001
Dünkü gibi bir sabah ve dünkü gibi bir gökyüzü. Bu gri, gamlı gökyüzünün altında sonsuz, uçsuz bucaksız bir mezarlık, uzanmalıymış gibi geliyor bana. Böyle bir gökyüzüne böyle bir zemin yakışır. İçimde uyuyan ve bir daha düşünmek istemediğim yaşanmamış bir hatıra kıpırdıyor. Gene sinestezilerim mi ayaklandı?
Az önce Bilge'yle konuştuk. Karanlıkta Dans'ın bendeki gibi bir kamerayla çekildiğini söyledi. İnanamadım. "Yok canım, sen de!" dedim. "Kesinlikle high defination TV vs.'dir."
Değilmiş. Vay anasını! El kadar kameranın karşısında Catherine Deneuve'ü düşünemiyorum. Derken, Bilge fikrini değiştirdi. Filmin çekildiği kameranın çok daha gelişmiş bir format olduğunu vs. söyledi. "Neymiş bu format?" diye sordum. Belli değil. Olur mu öyle şey? Bir görüntü formatı olur da, adı olmaz mı? İçim rahat etmedi. Uğur İçbak'ın görüşünü almak istedim. Uğur doğallıkla tam bir pelikül fanatiği. Bu yüzden söyledikleri şaşırtmadı beni. Üstelik Uğur eski, alçak gönüllü Uğur'dan biraz uzaklaşmış. Anladım ki, yanlış kimselere adres soruyorum. "Devam et, oğlum!" dedim kendi kendime. "Bugüne kadar duyguların seni hiç yanılttı mı? Filmi böyle yaparsan eğer, üzerinde sınırsız hâkimiyetin olan bir çerçeven, sınırları 16:9 formatında bir prensliğin olacak. İstediğin gibi renklerle oynayacaksın, istediğin gibi kompozise edebileceksin, güneş senin istediğin gibi doğup senin istediğin gibi batacak. Orada neredeyse mutlak diyebileceğin bir hâkimiyetin olacak. Tadına doyulmaz bir özgürlüğün. Profesyonel bir set karşılığında vazgeçilir bir keyif mi o? Kısa film çektiğin günleri bir düşünsene... Profesyonel bir sette gözlerini bir kameramana ödünç vereceksin. Yani senin adına bir yabancı bakacak. Artık ne kadar bakabilirse... Koşullarını senin belirlediğin bir setten vazgeçme. En