Ruhum bir kalıbın esiri olmadan evvel, elimi bir el tuttu... Ve bana, güneşleri, seyyâreleri, semâvatın acâyibini gezdirip, seyrettirdi... Nihayet bir âleme getirerek;
-"İşte misafir olacağını yer... Burası dünyadır!" dedi. Şaşkın şaşkın etrafıma bakınırken de devam etti:
-"Burada herkes kendi istidâdına göre bir tohum eker ve mahsul devşirir...
Para, kadın, evlat, makam, mevki, rütbe, şan ve şeref insanların en çok ekip biçtikleri tohumlardır... Sen de keyfine göre bu dünyaya bir çekirdek ekip mahsul topla!..."
Böylece kimsenin kimseyi görmeden çalışıp didindiği bu patırtılı aleme ben de katıldım... Ben de onlar gibi ekip biçmeye başladım. Ama bütün tarlalar benim olsa, tohumların, sapanların tek sahibi sade ben olsam, gene de geldiğim âlemlerin zevkine takılı kalan gönlüm, bir türlü kendi ektiği tohumun çeşnisiyle nafakalanmaya razı olmayacaktı...
Ezel günün saltânatını görmüş göz, sâfasını tatmış dudak, burada kendi düzdüğü puta nasıl tapabilirdi?
İsyan ettim...
Belimden tohum torba mı, elimden sabanımı attım ve hemen gidip kendi varlığım tohumunu bu tarlanın bir köşesine gömdüm...
Arkamdan bağırıyorlardı:
-"Vah zavallı, kendini ziyan etti!"
Halbuki zamânın sadık dudağı onları yalanladı. Şimdi dallarından aşk meyveleri topladıkları şu fidan, bir zamanlar vecd ve tevazu ile gömdüğüm o tohumun ta kendisidir...