Leyla Yolalan
Puan vermedi·152 syf.··
2026 33. kitabı
Ruhların Sonbaharı, Amerikalı yazar Kent Haruf’un kısa ama bir solukta okunacak romanı. Okurun içine işleyen teması: yaşlılık ve yalnızlık… Yaşlılık, çoğu zaman kayıplar demektir.Eksilen aile bireyleri, boşalan evler, giderek sessizleşen günler…Belki de insanın en büyük kaybı romanda anlatıldığı gibi bir eşin yokluğunun yanında insanın hayatını paylaşacağı bir sesin eksikliği…Ruhların Sonbaharı, tam da bu sessizliğin içinden filizlenen sıcak bir hikâye anlatıyor bize.Addie ve Louis, hayatlarının sonbaharında yolları kesişen iki yalnız insan…Bir gün Addie’nin yaptığı sıra dışı teklif, hem okuru hem de Louis’i çok şaşırtır.Ancak roman ilerledikçe anlarız ki mesele aynı yatağı paylaşmak değil; geceleri büyüyen yalnızlığı, konuşarak ve birbirini dinleyerek biraz olsun hafifletebilmek…Ömürlerinin son demlerinde birbirlerine sığınak olan bu iki insan, çocuklarının ve çevresindekilerin itirazlarına rağmen yan yana kalmayı başarabilecek mi?
Roman
Ruhların SonbaharıKent Haruf · Editura Yayıncılık · 20161,179 okunma
9/10
·160 syf.·
2026 145. kitabı
Anne Üşüyorum Yokluğunda Demet Tezcan Demet Tezcan'ın kalemiyle ilk defa tanışmama vesile olan "Anne Üşürüm Yokluğunda", kapağındaki alt başlıkta her ne kadar bir "anı" kitabı olarak nitelendirilse de, sayfaları çevirdikçe okuru çok daha geniş ve derin bir edebi coğrafyaya davet ediyordu. 160 sayfalık, manevî yükü ağır olan eser, klasik bir hatıratın sınırlarını aşarak, hayat, ölüm, ebeveynlik ve sığınılacak en güvenli liman olan "anne" kavramı üzerine kurulmuş felsefi ve varoluşsal denemeler bütünü olarak karşımıza çıkıyor. Kitap, yazarın annesinin vefatının ardından yaşadığı sarsıcı ve derin süreçle kapılarını açıyor. Adından da anlaşılacağı üzere, merkezine yoğun bir şekilde "anne" temasını alan yazılardan oluşuyor. Tezcan, bu kişisel acıyı sadece bir iç döküş olarak bırakmıyor onu evrensel bir düzleme taşıyor. Kitaba başlarken klasik bir anı kitabı beklentisinde olan okur, ilerledikçe metnin rehberlik eden, öğütler veren didaktik yönüyle karşılaşıyor. Tezcan, hayatın kaçınılmaz ve tek mutlak gerçeği olan "ölüm" olgusunu okura bir ayna olarak tutuyordu. Ölümü ürkütücü, karanlık bir son olmaktan çıkarıp, hayatı doğru ve anlamlı yaşamanın bir anahtarı olarak son derece güzel ve naif bir dille işliyor. Metnin satır aralarında yazarın kendi düşüncelerine eşlik eden ve okurun da zihninde yer etmiş sevilen isimlerden yapılan alıntılar, kitabın entelektüel zeminini güçlendirirken, okuma sürecine de çok sesli ve entelektüel bir keyif katıyor. Kitabın başarılarından biri ise şüphesiz ki dilinin yakaladığı muazzam akıcılık. Öyle ki, anlatımın gücü ve samimiyeti beni öylesine içine aldı ki, 160 sayfalık bu eseri 24 saat bile geçmeden, bir çırpıda okuyup bitirdim. Bu ay okuma listeme eklediğim ikinci kitap olan bu
Anne
Anne Üşüyorum YokluğundaDemet Tezcan · İlke Yayıncılık · 201011 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
10/10
·152 syf.··
2026 43. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 10:40
Bir bavulun bu kadar ağır olabileceğini düşünmemiştim... İnsan bazen bir kitabın sayfalarını değil, kendi hafızasını çeviriyor gibi... Hikâye, 6 Şubat depreminin ardından Hatay'da başlıyor. Satırları okurken kendimi bir anda o sabaha dönmüş buldum. Yaşadığımız kayıplar, eksilen hayatlar, günlerce süren bekleyişler... Bazı acılar yıllar geçse de insanın içinde aynı yerde kalıyor. Ali'nin, enkaz başında eşi ve kızından gelecek bir haberi bekleyişi yüreğime öyle dokundu ki... Her satırda umudun ve çaresizliğin aynı kalpte nasıl yan yana yaşayabildiğini hissettim. Daha da etkileyici olan ise Ali'nin geçmişinin de kayıplarla örülü olmasıydı. İran-Irak Savaşı'nın izleriyle deprem sonrası yaşananlar arasında kurulan bağ bana bir gerçeği yeniden hatırlattı: Acının dili, zamanı ve coğrafyası değişse de insanın içinde bıraktığı boşluk asla değişmiyor. Kitabın kapağındaki bavul ise hikâyenin en güçlü sembollerinden biri. İlk bakışta sıradan bir eşya gibi görünse de sayfalar ilerledikçe onun; geride bırakılan hayatları, taşınan özlemleri, yarım kalmış hikâyeleri ve insanın sırtında değil, kalbinde taşıdığı yükleri temsil ettiğini anlıyoruz... Anlatılanlar küçük harflerle anlatılıyor belki ama hissettirdikleri büyük acılardı... Bu kitapla; bekleyişin, kimsesizliğin, aidiyet arayışının ve hayata tutunma çabasının tam ortasında buldum kendimi Yasanilanlar çok ağır şeylerdi ama hayata tutunma çabası yüreği titretir türden
Kimsesizler CoğrafyasıZekeriya Çetin · İnkılap Kitabevi · 2026102 okunma
Puan vermedi·111 syf.··
2026 24. kitabı
Roza Apartmanı - Özlem Neşe Beydili Merhaba kitapsever dostlarım, bugün sizlere yedi kapı serisiye kalemiyle tanıştığım Özlem ablanın çıktığı günden beri merak ettiğim Roza Apartmanı kitabının yorumuyla geldim. 1957 yılında, İstanbul’un eski mahallerinden birinde yapılan ve yaşayan bir binadır Roza Apartmanı. Bir fincan kahveye sığdıralan geçmişin yorgunlukları… Ne hikayeler yaşandı bu apartmanda. Kimler geldi kimler geçti. Ama biri var ki o hiç gitmedi. Bu apartman onun adını aldı ve onunla yaşadı. Adına sahip olduğu apartmanda oturan Roza Hanım tek başına yaşayan bir kadın. Her kahve fincanında ayrı bir hikaye, hayattan ayrı bir iz saklı. Duygu yoğunluğu fazla olan bir kitaptı. Roza Hanımın yaşadığı yalnızlığı, ufacık bir sese ihtiyaç duyduğunu ve bu yalnızlığına mahallesinin sakinleriyle teselli araması hissediyorsunuz. Anlattığı her hikaye sizi hem etkiliyor hem de gönül kırıklığı hissediyorsunuz. Kısacık bir kitaptı ama okuduktan sonra ben de derin ve uzun soluklu bir etki bıraktı. O eski mahalle kültürünü, kapı önü sohbetlerini, o özlem duyduğumuz eski komşulukları anımsattı. ‘Bir kahve içimlik hikâyeler’ dense de Roza Hanım ile içilen her kahve; insanın içinde eksilen duyguları, bir dönemin yaşanmışlıklarını anlatıyor. Özlem ablanın kaleminden yine harika bir eser okudum. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
Roza ApartmanıÖzlem Neşe Beydili · Dls Yayınları · 202514 okunma
Puan vermedi·129 syf.··
2026 132. kitabı
Edebiyatın belki de en efsunlu yanı, okuru hiç beklemediği bir köşede, bizzat kendi iç dünyasıyla yüzleştirebilme kudretidir. Bir kitabı elimize aldığımızda, genellikle yazarın kurduğu o yabancı evrene misafir olmayı bekleriz. Ancak nadiren de olsa, bazı metinler bu sessiz uzlaşmayı bozar ve okura, “Bu satırları yoksa ben mi yazdım?” sorusunu sorduracak kadar bir yakınlık kurar. Aylin Balboa’nın kaleme aldığı "Bu Hikaye Senden Uzun Osman", işte tam da bu türden, yazarla okur arasındaki o görünmez mesafeyi incelikle ortadan kaldıran bir eser. İlk bakışta klasik bir ayrılık anlatısı, bir vazgeçiş hikayesi gibi duran kitap, derinine inildikçe çok daha karmaşık bir varoluşsal duruma, bir tür “çıkamama” ve “aşamama” haline evriliyor. Ayrılık, edebiyat tarihinin kadim temalarından biri olsa da, bu kitapta mesele birinin gidişinden ziyade, geride kalanın o bitişin içinde nasıl asılı kaldığıdır. Görünen o ki, bir şeyler zamanın akışında sona ermiş olsa da yazar bize bitişlerin aslında süreğen bir sızı olduğunu fısıldıyor. İnsan, çoktan kapandığını sandığı bir devrin içinde daha ne kadar soluk alıp verebilir? Eser, bu sorunun etrafında gezinirken, geçmişin asla büsbütün geride kalmadığını, yalnızca kılık değiştirerek şimdimizin gölgesi olmaya devam ettiğini sarsıcı sadeliğiyle gösteriyor. Nihayetinde, kitabın kapağını kapattığınızda zihninizde o ağırbaşlı gerçek yankılanmaya devam ediyor: Bazı hikayeler gerçekten de bizden daha uzun sürüyor, çoktan bitmiş olmalarına rağmen. Asıl mesele, bitmeyen o cümlenin sonuna hangi noktayı koyacağımız değil de, o uzun hikayenin içinde eksilen yanımızla nasıl yürümeye devam edeceğimizdir.
Bu Hikâye Senden Uzun OsmanAylin Balboa · İletişim Yayıncılık · 202213,5bin okunma
Yol Uçuruma galebe çalar mı?
10/10
·103 syf.··
Beğendi
·
2025 1. kitabı
#Yoluçurumu @bir_aybüke_akgül'ün ilk eseri. Yola beraber çıktığımız kardeşlerimden. Bir bebeği bekler gibi bekledik Yol Uçurumu'nun gelişini. Daha müjdesi verilmeden çok sevmiştik onu. Edebiyatımızda kalıcı izler bırakacağına inandığım Yol Uçurumu ve onu takip edecek eserleriyle Aybüke Akgül'ün kaleminin münbit olması dileğiyle... Kelamullah'tan feyzlenen kelimeler, köklerden göklere uzanacak hikâyeler düşsün nasibine... 19 hikâyenin yer aldığı eserde ilk öykü Nahir'in Gözleri. O masalsı dokusuyla en etkilendiğim metinlerden biri. Satırlar boyu Nahiri yeşilin nasıl bir renk olabileceğini düşündüm. Rüyayla gerçeğin yer değiştirdiği, gözlerin bir insanın benliğinin en önemli parçası olduğunu anlatan hikâye, arayışlarımız üzerine de düşündürüyor. Bir ömür boyu aradığımız, gördüğümüz, bildiğimiz şey aslında "Bir ben var bende..." sözlerinin işaret ettiği gerçek olmasın? İki Çay, "Bazılarının kaderini bir veba, bir bulaşıcı hastalık gibi nefesinde taşıyıp başkalarına bulaştırdığını düşünüyorum." cümlesiyle başlıyor. Hayatımızdaki karmaşaların, çözüm bulamadığımız problemlerin kaynağını başkalarında değil kendimizde aramalıyız fikri üzerine kurgulanmış hikâye nasip, kısmet dediğimiz mevzuyu hatırlatıyor. Şans, baht, talih, uğursuzluk değildir bu, aslolan "Kader gayrete aşıktır." "Bereketi hep sonundaydı ama ben, son yudumu içemem, içemem o kadar." diyen bir adamın hikâyesi Son Yudumu İçemem hikâyesi. Hayatında yarıda bıraktığı ilişkileri, bir türlü itiraf edemediği gerçekleri bardağın sonunda biriktiriyor. Biriktirdiklerimiz kadarız sanki, bardağın dibindeki damlalar kadar. "Talihimiz yokluktan da nasibini almış, bitmesini istemezdik bir şeylerin." "Sadece bir kere çok yakınından geçtiler birbirlerinin. Hava güneşli değildi." Behzat ve Leman'ın kavuşamama hikâyesi Ufuk
Edebiyat
Yol UçurumuAybüke Akgül · Şule Yayınları · 202534 okunma