Karanlık: Yağmur sicim gibi boşalıyordu; çamur derindi;
Kış ortası bir gece, saat on ikiyi geçmişti,
Huzurlu insanlar yataklarında mışıl mışıl uyurken:
Orada, şafaktan önce yapacak çok işimiz varken,
Kile batmış botlarımızı elimizden geldiğince sürükledik
Siper boyunca; bazen bir kurşun vınladı,
Ve uğuldayan mermiler boğuk bir patlamayla infilak etti;
Sırılsıklam, üşümüş ve perişandık, her birimiz.
Karanlık: Devasa bir topun uzaktaki göz kırpışı.
Döndüm o kara hendekte, fırtınadan iğrenerek;
Bir roket fısladı ve ağartan bir alevle yandı,
Ve zifiri karanlıkta çırpınan bir bedenin yüzünü aydınlattı.
Karşımda dikiliyordu öylece;
O Mesih’ti diyorum; parıltının içinde kaskatı,
Ve o yük olan görevine doğru öne eğilmiş,
İki kolu birden destekliyordu yükü; gözleri gözlerimde,
Cehennemin kutsal olmayan parıltısında ölümlü bir acının maskesi gibi
Görünen o kederli baştan dik dik bakıyordu.
Dikenli bir taç değil, sadece yün bir bere vardı
Başında — beyaz ve güçlü bir İngiliz askeriydi,
Her sıradan adam gibi kendi zamanını seven,
Güzel iş günlerini, sporu ve ev sıcaklığındaki şarkıları;
Şimdi gecelerin çok uzun olduğunu öğrendi,
Ve şafağın, pencereli gökyüzünü bir gözleyiş olduğunu.
Ama sonuna kadar, yargılamadan, katlanacak
Dehşete ve acıya; ölmeyi dert etmeden,
Yeter ki Lune üzerindeki Lancaster güven içinde ayakta kalsın.