Uzun zamandır elime aldığım diğer kitaplar okunması açısından yorucu olmayan, sürükleyici ve güzel konulara değinen kitaplardı. Ancak çoktandır bu denli çarpıcı ve sarsıcı bir kitabı okumamıştım. Okurken yer yer ruhsal ve maddi olarak gerçekten çok yoruldum. Anlamak, sakince kitaba devam etmek bazen çok zor oldu. Öyle anlarda beşer onar sayfa aralıklarla kitabıma ara verdim, soluklandım. Bunları yapmam gerekiyordu.
Öte yandan o kadar akıcı bir kitaptı ki elimden düşürmek istemedim, betimlenen sahneleri canlandırmak büyük bir hayal cümbüşü oldu benim için. Geçişler, çarpıcı tanımlamalar, sıcak hisler, ürkütücü anlar... Her şeyi aynı anda yaşayabiliyor idim. Bay Haller aşık olduğunda aşık oldum, o dokunduğunda ben de dokunmuş hissettim; dibe vurduğunda ben de aynı hislerle ezilmiş hissediyordum ve midem burkuluyordu hislerine karşılık. Bu küçük yazı notunu kendime düşerken amacım ne kitap tahlili yapmak ne kitabın sonunda "o oldu, bu oldu" diyerek kitaba bir son biçmek... Ben yalnızca bu kitabı okuduğum dört günlük süre boyunca onunla neler hissettiğimi bir nebze canlı tutabilmek istiyorum burada, naçizane.
Kiminin derinden hissettiği kiminin daha yüzeysel yaşadığı tinsel sarsıntılar bu kadar iyi betimlenip anlatılırken başkaraktere ne büyük bir hüzün duydum ne de ona mesafeli hissettim. Sanki onun tüm bu anlattıklarını en saf ve tarafsız "ben" ile dinlemeliydim ve o yüzden hiçbir duygumu satırların arasına sıkıştırmak istemedim; salt dinledim, salt sustum. Hiçbir yorum yapmadım. Başkarakter ile bazen düşüncede paydaş oldum, bazense -büyük zıtlaşmalar yaşamasak bile- onun hareketleri beni çok şaşırttı, neler yaptığına inanamadım. Onu bir dost gibi benimsemeye çalışırken tüm yargıları bir kenara kaldırdım. Bay Haller anlattı ben de anlattıklarına kulak kabarttım