Halkını "Emânetullah" (Allah'ın emaneti) olarak gören
Osmanlı Devleti'nde, akıl hastalarına bîmarhânelerde son derece şefkatle muamele edilir, hastalar, ceviz ağacından mamul karyolalarda, ipekli çarşaflarda yatırılıp tedavi edilirdi. O sırada Avrupa'da ise akıl hastaları, ruhuna şeytan girmiş diye diri diri yakılıyordu...
Nefsimle mücâdele ettiğim bir zamanda, nefsim kendinde gördüğü nimet-i İlâhiyeyi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihâra, temeddühe başladı. Ben ona dedim ki: "Bu mülk senin değil, emânettir." O vakit nefis gurur ve iftihârı bıraktı, fakat tembelliğe başladı. "Benim malım olmayana ne bakayım? Zâyi olsun, bana ne?" dedi. Birden gördüm: Bir sinek, elime kondu, emânetullah olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silâhını, elbisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu. Nefsime dedim: "Bak." Baktı, tam ders aldı. Sinek ise, mağrur ve tembel nefsime hoca ve muallim oldu.
Latif Nükteler
Devlet-i Al-i Osman Müslümanların kurduğu, yönettiği, İslam hukukunun hakim olduğu bir devlettir. Gayrımüslimler zımnî statüsünde, adalet içinde yaşamak hakkına sahiptirler, Osmanlı onları da “emanetullah” telakki eder. Ancak devletin siyasi ve idari yönetimi ancak onun sahibi olanlara yani Müslümanlara aittir. Bu hakkın gayrımüslimlerle paylaşılması, devletin paylaşılması demekti ve koruyuculuğu içinde, herşeye rağmen din ve devlet şuurunu muhafaza eden Osmanlı İslâm ahalisi için bu durum kabullenilecek bir hâl değildir.