emre timur

emre timur
@emretimur
kadavranın şehveti
talip, yaklaş ve dinle. sana annen gibi ninniler söylemeye, o ılık ve yapışkan uykuna seni geri döndürmeye gelmedim. sen aşkı, o varoluşsal soğuktan korunacağın bir kürk, bir sığınak sanıyorsun. yanılıyorsun. o, ayaktakımının birbirinin üzerinde tepinerek unuttuğu ölüm korkusudur; o, türün devamı için biyolojinin sana kurduğu o pembe, o etli tuzaktır. schopenhauer, bu "yaşama istenci"nin oyununa gelmemen için seni uyardı, duymadın mı? iki kişi birleşince "bir" olmaz talip, iki ayrı yalnızlık aynı yorganın altında çürümeyi bekler. senin "aşk" dediğin şey, çoğunlukla bir narsistin aynada kendine bakıp iç geçirmesidir. ötekini sevmiyorsun, ötekinin sana hissettirdiği "kendini" seviyorsun. bu, tekbenciliğin en sinsi, en maskeli halidir. rilke, sevmenin "bir başkası için dünya olmak" olduğunu fısıldamıştı ama sen dünya değil, bir lunapark arıyorsun. oysa aşk, iki insanın birbirinin yalnızlığını, o derin ve onulmaz yabancılaşmasını selamlamasıdır, onu yamaması değil. yara bandı arıyorsan eczaneye git talip, agoraya inme. ve ölüm... o kaçtığın, adını anmaktan imtina ettiğin o mutlak hakikat. her orgazm küçük bir ölümdür (la petite mort), bilmiyor musun? aşk ve ölüm, thanatos ve eros, aynı madalyonun iki yüzü gibi değil, birbirinin içine geçmiş iki yılandır. biri seni hayata bağladığını sanır, diğeri o bağı kesmek için sabırla biler tırpanını. sevgilinin o sıcak, o diri tenini okşarken, parmak uçlarında yarınki kadavranın soğukluğunu hissetmiyorsan, sen henüz sevmiş sayılmazsın. seninkisi sadece hormonlu bir avuntu, bir korkaklık. oysa bilgesavaşçı, o tekinsiz gerçeğin gözünün içine bakar. o bilir ki her buluşma bir vedanın, her "merhaba" bir "elveda"nın tohumunu taşır karnında. montaigne, "felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir" derken, sevmenin de bir ölüm provası olduğunu
Felsefe
Reklam
etinden yontulan heykel
talip, dinle. rüzgarın getirdiği fısıltıyı değil, göğüs kafesinde sıkışan o kadim sessizliği dinle. şu an durduğun yer, o gürültülü agora, sana ait değil. ciğerlerine dolan bu hava, o "vicdanı temiz pislikler"in nefesiyle zehirlenmiş. etrafına bak; hepsi birbirine benzeyen, aynı yalanlara inanıp aynı doğrularla ölen yığınlar görüyorsun. onlara benzemeye çalışmak, intiharların en sefilidir. sen, bu pazaryerinde satılık olmayan tek şeysin ama henüz değerini biçmedin. mağarana dönme vaktin geldi, lakin bu kaçış değil, bir kuşatmadır. nietzsche'nin o "uçurumun kenarındaki dansı"nı hatırla. uçuruma bakmaktan korkanlar, aşağı düşenleri ayıplar. oysa sen, düşmeyi göze almadan uçmayı öğrenemezsin. konforlu yalanların, sıcak evlerin, o mışıl mışıl uyuyan şuursuzların huzuru seni tiksindirmeli. camus'nün sisifos'u gibi, kayanı sırtlan ve tepeye çıkar; taşın aşağı yuvarlanacağını bilsen bile, o yürüyüşün kendisi senin zaferindir. mutluluk bir hezeyandır talip; bilgesavaşçı mutluluğu değil, anlamı kovalar. anlam ise ancak kan ve terle yoğrulmuş bir harçla inşa edilir. yavaşla. koşmak, kendini ıskalamaktır. dur ve kendine bak. o aynadaki yabancı, senin en büyük düşmanın ve en sadık dostundur. onu öldürmeden, onun cesedi üzerine basıp yükselmeden kendin olamazsın. "iyi" olmak zorunda değilsin, "faydalı" olmak zorunda hiç değilsin; ama "sahici" olmak zorundasın. estetik, ahlaktan önce gelir; yaşamını bir sanat eseri gibi yontmalısın. fazlalıklarını at, çürük etlerini kes. canın yanacak. yanmalı da. acı, senin hala canlı olduğunun, o kokuşmuş sürüden ayrı olduğunun kanıtıdır. kalk artık! o uyuşukluğundan, o aptal huzurundan sıyrıl. bilgesavaşçı, yaralarını madalya gibi taşımaz; onları kapatıp yenilerini açmaya gider. elindeki mumu söndür, karanlığına güven. eğer kendin olmak
Felsefe
ya ölmezsem
ya ölürsem diye yaşamak kolaydır; zor olan şununla yaşamak: ya ölmezsem!
Felsefe
Sorular ve cevaplar
cevap vererek değil, soruyu düzelterek işe başlamalıyız çünkü koşullandırıcılık sorunun içinde öyle sinsi saklanır ki kendini cevap veremeyeni azarlerken bulabilirsin. yani iyi öğretmen cevap veren değil, iyi soru sorabilmeyi öğretendir.
Felsefe
muhtaçlığın görkemli sefaleti
talip. duyuyorum, göğüs kafesinin altında, o ritimsiz ve ahmakça çırpınışı duyuyorum. sen, o kadim boşluğunu bir başkasının etiyle, nefesiyle ve yalanlarıyla doldurmak için kıvranıyorsun. buna "aşk" diyorsun, "tamamlanmak" diyorsun, "ruh eşimi bulmak" diyorsun. oysa bu, kendi hakikatinden, o soğuk ve karanlık mağarandan firar edip, agoranın o vıcık vıcık, o terli ve gürültülü kalabalığına karışmak için uydurduğun en süslü bahanedir. sen, kendinle baş başa kalmanın dehşetinden korktuğun için, bir başkasının gürültüsüne sığınıyorsun. bu, varoluşsal bir yorgunluktur talip; sen taşımaktan yorulduğun o "ben" yükünü, bir başkasının omuzlarına yıkmak istiyorsun. bunu sana "kutsal" diye sattılar, değil mi? leyla ile mecnun, romeo ve juliet... oysa tarih, birbirinin varlığında eriyerek yok olanların değil, kendi yalnızlığında devleşenlerin tarihidir. schopenhauer haklıydı; senin o "ulvi" sandığın titremelerin, aslında türün devamını garantiye almak isteyen doğanın sana oynadığı biyolojik bir tiyatrodan, sefil bir kurnazlıktan ibarettir. irade, seninle alay ediyor. sen, bir keman sesi duyduğunda ağlayan o ince ruhunla, aslında genlerinin kölesi olmuş bir kukla gibi, soyun sürmesi için kurulan o tuzağa "büyü" diyorsun. oysa aşk, bilincin uyuşturulması, usun tatile çıkarılmasıdır. bir maruziyettir o; yağmur gibi yağar, ıslatır ve geçer. sen ise o yağmurda erimek, balçığa dönüşmek istiyorsun. nedir aradığın? seni sen olduğun için sevecek birisi mi? yoksa senin, kendinde sevemediğin, yüzleşmeye cesaret edemediğin o karanlık gediklerini yamayacak bir pansumancı mı? stockholm sendromuna tutulmuş bir kurban gibi, seni özgürlüğünden edecek celladına âşık oluyorsun. çünkü özgürlük ağırdır talip, özgürlük başa beladır. sen, "biz" denen o yapışkan, o kimliksiz, o kişiliksiz çamura
Felsefe
Reklam