talip.
duyuyorum, göğüs kafesinin altında, o ritimsiz ve ahmakça çırpınışı duyuyorum. sen, o kadim boşluğunu bir başkasının etiyle, nefesiyle ve yalanlarıyla doldurmak için kıvranıyorsun. buna "aşk" diyorsun, "tamamlanmak" diyorsun, "ruh eşimi bulmak" diyorsun. oysa bu, kendi hakikatinden, o soğuk ve karanlık mağarandan firar edip, agoranın o vıcık vıcık, o terli ve gürültülü kalabalığına karışmak için uydurduğun en süslü bahanedir. sen, kendinle baş başa kalmanın dehşetinden korktuğun için, bir başkasının gürültüsüne sığınıyorsun. bu, varoluşsal bir yorgunluktur talip; sen taşımaktan yorulduğun o "ben" yükünü, bir başkasının omuzlarına yıkmak istiyorsun.
bunu sana "kutsal" diye sattılar, değil mi? leyla ile mecnun, romeo ve juliet... oysa tarih, birbirinin varlığında eriyerek yok olanların değil, kendi yalnızlığında devleşenlerin tarihidir. schopenhauer haklıydı; senin o "ulvi" sandığın titremelerin, aslında türün devamını garantiye almak isteyen doğanın sana oynadığı biyolojik bir tiyatrodan, sefil bir kurnazlıktan ibarettir. irade, seninle alay ediyor. sen, bir keman sesi duyduğunda ağlayan o ince ruhunla, aslında genlerinin kölesi olmuş bir kukla gibi, soyun sürmesi için kurulan o tuzağa "büyü" diyorsun. oysa aşk, bilincin uyuşturulması, usun tatile çıkarılmasıdır. bir maruziyettir o; yağmur gibi yağar, ıslatır ve geçer. sen ise o yağmurda erimek, balçığa dönüşmek istiyorsun.
nedir aradığın? seni sen olduğun için sevecek birisi mi? yoksa senin, kendinde sevemediğin, yüzleşmeye cesaret edemediğin o karanlık gediklerini yamayacak bir pansumancı mı? stockholm sendromuna tutulmuş bir kurban gibi, seni özgürlüğünden edecek celladına âşık oluyorsun. çünkü özgürlük ağırdır talip, özgürlük başa beladır. sen, "biz" denen o yapışkan, o kimliksiz, o kişiliksiz çamura