korkma talip. korkman, hala yaşadığına ve o kokuşmuş sürüden enfeksiyon kapmadığına delalettir. korkun, senin pusulandır; onu takip et. o titrek nefesini tut ve dinle. sana, senin o "biz" dediğin, o sıcak, o vıcık vıcık konforlu bataklığın, yani sürünün ninnilerini söylemeyeceğim. sana, uyuman için ılık sütler değil, uyanman için zehirli bir şerbet, bir "farkındalık boğuntusu" sunacağım.
sen, talip; agoranın o gürültülü, o ter ve soğan kokulu kalabalığında, "herkes" olmanın o uyuşturucu hazzıyla sarhoştun. ama bir gece, o meşum gece, aynada kendi gözbebeklerinin içine baktın ve orada bir yabancı gördün. işte o an, "yabancılaşma" senin derine, bir kıymık gibi battı. canın yandı, biliyorum. o kıymığı çıkarma! o acı, senin doğum sancındır.
görüyorum, bir elinde "us"un, diğer elinde "ödev"in, arafta titriyorsun. aklın, o analitik ve soğuk neşteriyle hayatı parçalara ayırırken, ruhun bir anlam, bir estetik arıyor. sana öğretilen o basmakalıp ahlakı, o "iyi insan" olma masallarını, o "elalem ne der" putlarını bir kenara bırak. onlar, vasatların, o "ayaktakımı"nın, kendi korkaklıklarını erdem diye pazarladıkları zincirlerdir. nietzsche’nin o mağrur sesiyle fısıldadığı gibi, "kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini: kül olmadan nasıl yenilenebilirsin?"
sen yanmaktan korkuyorsun talip! sen, o inşa edilmiş, o sana giydirilmiş, o "başkalarının cehennemi" olan kimliğin yanıp kül olmasından ölesiye korkuyorsun. oysa senin ödevin, o küllerden kendini yeniden, ve bu kez sadece "kendi ellerinle" inşa etmektir. bu inşa, bir mimarın soğukkanlılığıyla, bir heykeltıraşın estetik kaygısıyla yapılmalıdır. hayatın, senin en büyük sanat eserin olmalı. onu, o sıradanlığın, o çirkinliğin, o estetikten yoksun bayağılığın eline bırakamazsın.
bak etrafına! o "mış" gibi yaşayanlara, o