Gelecekle ilgili endişeler, kuvvetli bir imana değil, zayıf ve yaralı bir imana yaraşır.
Alıntı
Hayatı ciddiye almayan insanların, güvenilir oldukları konusunda birtakım endişeler var. Bu insanların sorumluluk bilinci konusunda zaafları olduğu düşünülür. Çünkü yaşamak ciddi bir iştir. Bu nedenle hayatı ciddiye almak gerekir. Çünkü hayata dair ne varsa değerlidir, ciddiye alınmadığı takdirde geri dönüşü olmayan değerler kaybedilir.
Sayfa 101·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Allah, ruhu sevsin diye yaratmıştır. Aşk, Allah'a giden yoldur. Işık nasıl eşyayı aydınlatıyor ise; ruhu da aydınlatan aşktır. Sevdiğinden ayrı düşen ruh, karanlıkta kalmış yolcu gibidir. Korkular, endişeler, yalnızlık onu perişan eder.
Sayfa 357·Kitabı okudu
Duygudurumu üzerindeki etkiler her geçen gün artıyordu. Yersiz endişeler, ani değişiklikler, kaygılar, bilişsel yeteneklerdeki kayıplar... Arkadaşı Emel Şahinkaya, birlikte geçirdikleri bir günü kitabında şöyle anlatıyordu: "Dün bize gittik, ben de yemekleri hazırladım, sonra uyuyakaldım. Uyandığımda Nilgün sol gözünü bozmuştu. Kirpik kaçtı diye ovarak oymuştu. Yeni almış olduğu kuşlar da evde ölmüş olabilirlermiş. Ağladı ve Feryal ona inandı. 'Üzülme, ben gidip bakarım, sana telefon ederim, ölmediklerini söylerim. Ama Nilgün gülerek 'Saçmalama, sana ne kuşlardan ölmüşlerse de?' deyince Feryal ağladı ve ben de bardak fırlatıp kırdım." Değişik rüyalar görüyor, karabasanlara maruz kalıp kendini farklı olayların içinde bulup günlüklerinde bunları anlatıyordu. Ona Ay'dan el salladıklarını iddia ediyordu. O tedaviyi reddettikçe halüsinasyon ve diğer hastalık belirtileri artıyordu. Eşi Kağan Önal, onu tedavi olması için ikna etmeye çalışıyor ama Nilgün Marmara tedaviden kaçıyordu. Okumaktan ve yazmaktansa vazgeçmiyordu. Kırmızı defterine yazdığı Paul Valery alıntısına bakılırsa varoluşu incele-meye devam ediyordu: "Varoluşun saflığı içinde evren küçük bir unsurdur." Aynı sayfaya yazdığı bir not daha vardı ki, gitmeye ne kadar hazır olduğunu gösteriyordu: "Ölürken kahkahamı ona bırakacağım."
Sayfa 108
Alıntı
ULYSSES ve VAROLUŞÇU FELSEFE...
(...) Lewis Mumford’un Ulysses görüşünü Varoluşçu felsefenin iki temel ilkesi bakımından ele alalım: “Başşehrin her köşesini menfî canlılık suretleri sarmış… James Joyce Ulysses’te bu birsâmlı vaziyeti yansıtmıştır; ürpertici boşluklar, marazî hislerin zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık arzular ve tatminsiz ihtirasların cehenneminde yaşayan Leopold Bloom’un, gazete ve reklâmların muhtevasını kusan aklını sergilemiştir. Onunki, bölünmüş bir şehrin tahlil edilmiş aklıdır; belki de dünya başşehrinin normal aklı…” I. Kişinin kendi kendini tâyini, aynı zamanda “başkası”nı tâyinidir: “Bölünmüş şehrin tahlil edilmiş aklı”, Joyce’un kendi aklıdır ve Joyce bu akla “Ulysses” ismini vermiştir. Bir diğer ifadesiyle Joyce’un ürpertici boşluklar, marazî hislerin zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık arzular ve tatminsiz ihtirasların cehenneminde ortaya koyduğu kendisi, “Ulysses”tir. Tıpkı tarihteki adaşı gibi, bin bir talihsizlik ve belânın kucağında… Joyce’un Ulysses’te ortaya koyduğu bu “ben”, aynı zamanda “başkası”dır, “insan”dır, “zaman”dır. Mumford’un nezaketle ifade etmeye çalıştığı gibi, Joyce kendi benliğine işaret ederek “zamanın sureti”ni göz önüne sermeye çalışmış, bir nev’î kendi aklını küllîleştirerek “küllî akıl-selim akıl” olarak belirlemeye çabalamıştır. **Bu davanın aslı ve hakikati İslâm’dadır ve İslâm olmadan olmaz. “İnsan, Allah katında bakan gözbebeği gibidir; Allah kuluna onunla nazar eder, bu yüzden ona İNSAN ve HALİFE dendi.” Batı’da “aydın sorumluluğu” olarak yarım yamalak bilinen “çağına şahidlik” görevi, İslâm’da “Mü’min sorumluluğu” olarak yerine getirilmesi gereken “hilâfet” görevidir. Kişinin kendinde olma isteği, başkasında oldurma isteğinin aynıdır. Bu mânânın mihrâk noktasında bulunan “derin ve gerçek Mü’min”,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları
ULYSSES "İRLANDA BAŞKENTİNİN YÜREĞİNDE" (*)
(...) Basite ircâ edildiğinde Ulysses, bütün gün boyunca Dablin’de dolanıp duran iki adamın tesadüfen karşılaşmalarının hikâyesi ve bunun hayatı zenginleştirici yansımalarıdır denebilir. Adamlardan biri pek de başarılı sayılamayacak bir reklâm araştırmacısı, öbürü ise henüz rüşdünü isbatlayamamış bir sanatçıdır. Stephen Dedalus ilk kez çıktığı dış seyahatten kanatları kırık ve yeni bir burukluk duygusuyla boynu bükük dönmüştür. Ölmüş annesi aklına geldikçe suçluluk hissi altında ezilmektedir; kendini dayanılmaz biçimde her yanından sarılmış hissetmektedir. Cranly ve Lynch zamanında rahatlıkla alaya alınabilecek kaba saba, maddeci ve hased dış dünya, artık Buck Mulligan’ın (Ulysses’in bir diğer kahramanı, “Kelt” karakteri) kişiliğinde Stephen’ın iç huzuruna yönelik çok daha ürkütücü bit tehlike hâline gelmektedir. Joyce, Stephen’ın ahbabıyla girdiği edebiyat tartışmalarında ön plâna çıkmasını sağlamaya çalışmağa dikkat etmekle beraber, aklının önceden kestiremeyeceğimiz kadar zekî, atik ve hamleci özelliklerini asıl kendi kendisiyle yaptığı konuşmalarda ortaya serer. Gösteriş için yaptığı aşırı davranışları alaya almayı da öğrenmiştir. Ama kendisiyle alay etmesinde isterik bir yan vardır ve açıkçası ümidsiz bir şahsiyet buhranının eşiğindedir. Onu kurtaracak tek şey ruhî bir yeniden doğuştur ve bu duruma çok uygun düşen bir biçimde, doğumevinde Leopold Bloom’a rastladığı zaman bu fırsat kendisine tanınır. __İlk bakışta Bloom, bir kurtarıcıya benzemez. Hiçbir haslet ve kabiliyeti olmayan biri olarak, umumiyetle gülünç biçimde, fizikî yönü acımasızca yakından incelenerek sunulur. Aynı zamanda kıdemli bir kılıbık, iğdiş edilmiş bir koca, beceriksizin teki, biraz da zavallı ve sosyal bakımdan tuhaf tarzda uyumsuz biridir. Öyleyse Stephen’a verecek neyi olabilir?
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları