Cengiz Aytmatov Bir gün metroda giderken yanımda bir adamın okuduğu kitaba gözüm ilişmişti. Bir kaç satır okuduğumda kitabın bilim kurgu olduğuna karar verdim. Buraya kadar benim için özel bir şey yoktu. Ta ki kitabın ismini görene kadar. Cengiz Aytmatov'u ve Gün Olur Asra Bedel'i gördüğümde bunun bir bilim kurgu olduğu beni çok şaşırtmıştı. Okumaya başladığımda ise bundan çok daha fazlası olduğunu gördüm. Bir yandan dünya dışı bir uygarlık ile karşılaşılan iki kozmonot anlatılırken bir yandan Boranlı Yedigey'in bozkırla, hayvanlarla, gelenek ve göreneklerle, anılarla, atalara saygıyla, destanlara olan yolculuğu anlatılıyordu. Kitabın temel direklerinden birini de işte bu noktada dünya dışı gelişmiş uygarlıkla diyalog kurmayı kendi düzenlerine karşı bir tehdit olarak gören totaliter bir rejimle atalarının mezarını onlardan almak isteyen Yedigey'in asırlara yayılan hikayesi oluşturuyordu.
Cengiz Aytmatov burada hepsinden bahsedebilmeye ve hakkıyla anlatabilmeye cüret edemeyeceğim bir çok anıyı romanında anlatıyor. Bunlardan en özeli şüphesiz Manas Destanı'nın yüreğinden süzülüp anlatılan mankurtlaşma olayıdır. Destanda mankurtlaşma traş edilmiş kafa derisine deve derisi geçirilmesiyle olur. Modern dünyada ise mankurtlaşma insanı kimlik sahibi değerlerden sıyrıldığında gerçekleşir. Bu otoriter rejimlerle olabileceği gibi (romanda Sovyet-Amerika birliği) küreselleşmeyle de olmaktadır. (evrene açılma). Cengiz Aytmatov'un mankurtlaşmaya bu yeniden yorumu aslında insanın alnı açık başı dik olmasının önündeki engelleri aktarmaya çalışmasıdır.
Roman örf, adet, gelenek, görenek, değerler gibi birikimlerin değerini çok açık bir şekilde vurgular. En basitinden kitabın sonunda Yedigey'in mezarı taşımak için yola çıkması bile ebedi bir mücadeleyi simgelemektedir. Aytmatov, her zaman şu
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki kitabı alanda çalışan psikoterapistlere, psikoloji öğrencilerine ve hali hazırda psikolojik destek alan ve almak isteyen herkese öneriyorum.
Kitap ülkemizde yoğun olarak kullanılan psikoterapilere az ve öz bir şekilde bakış atıyor ve bunun da ötesinde neden bu psikoterapi yönteminin geliştirildiğini ve kullanıldığını ne bir şekilde belirtiyor. Özellikle hiçbir psikoterapinin, spesifik bağlamlar dışında, birbirinden üstün olmadığı, belli bir ihtiyaca cevap vermek amacıyla geliştirildiği, ekol faşistliği yapmadan nazik ve saygılı bir bakış açısıyla aktarıyor.
Kitabın en çekici yanı tabiki ekollerin en önemli temsilcilerini bir araya toplamasıdır. BDT'de Hakan Türkçapar, Emre Sargın, Kadir Özdel, Arzu Erkan; EMDR'de Emre Konuk; şema terapide Gonca Soygüt hocalar başta olmak üzere önemli isimler çeşitli bölümlerle katkı sağlamış.
BDT ve türevlerine yoğun bir şekilde aşina olsam da önemli bilgiler ve bakış açıları buldum. Özellike Emre Konuk hocanın yazdığı EMDR bölümü yönteme bakış açım konusunda dramatik bir değişim sağladı.
Öncelikle yukarıda saydığım 3 grup olmak üzere herkese öneriyorum. İyi okumalar.
M. Hakan Türkçapar
Tek dil, tek yazar, tek yaratıcı.
J. M. Coetzee bana daima uzak bir yazar olmuştur. Sıradışı kurguları sevmemden yola çıkarak bu noktada Coetzee ile yakınlaşabileceğimizi düşündüm. Coetzee gerçekten bu sefer farklı bir kurgu ile karşımıza çıkıyor: Bir kadın karakterin ağzıyla geliyor ve Robinson Crusoe ile Cuma'nın yanına, ıssız bir adaya gidiyor.
Kısaca özetlemek gerekirse baş anlatıcı Susan bir gemideki isyan sonucunda kendini ıssız bir adada bulur. Orada Robinson ve Cuma ile karşılaşır. Fakat bu sefer bildiğimiz kişilikte bir Robinson ve Cuma değillerdir. Robinson adadaki tek düze yaşantısından memnun, ilkel bir şekilde yaşamaktadır. Adayla ilgili anlatmaya değer hiçbir şeyi yoktur. Cuma'nın ise dili kesilmiştir. Dili ile beraber onu aktaracak hikayesini de kaybettiği için neden kesildiği bilinmemektedir. 1 yıl sonra adadan kurtulularlar. Robison yolda ölür. Susan sıradışı hikayesini anlatması ve gelir kaynağı oluşması için bir yazara mektuplarıyla başından geçenleri aktarır. Bunlar olurken Coetzee tek yazar olmak, tek yaratıcı olmak üzerine konuşur.
Klasik Robinson Crusoe hikayesinde kölelik başat bir problem değildir. Fakat Foe'de kölelik aslında baş köşededir. Cuma'nın hadım edilmiş ve dilinin kesilmiş olması kendi hikayesini anlatmaktaki en büyük engeldir. Dil bilmemektir ki dili olmadıktan sonra bunun da bir önemi yoktur. İşte Coetzee bu noktada kurbanların susturulmasını vurgular ve klasik Robinson kurmacasının üstünde de bir kurmacayla köleliği yeniden ele alır.
Roman Susan ile yazar Foe'nun yazarlık üzerine tartışmalarını da içerir. Büyük oranda ulaştığımız yer, eğer kişi hikayesini anlatamıyorsa, başkası onun hikayesini nasıl anlatırsa odur noktasıdır. Foe yazacağı hikayenin ilgi çekici olması için adadaki rutin yaşantıdan daha fazlasını ister fakat Cuma hikayeyi
Günden Kalanlar Günden Kalanlar artık bitmiş bir ihtişamın anısında varoluşunu korumaya çalışan ‘tekerleğin göbeği’ndeki son başuşaklardan Bay Stevens’ın, yeni işvereninin ona ‘zorla’ verdiği bir gezinti izninin anlatısıdır. Bay Stevens’ın yıllarca hizmet verdiği Darlington Malikanesi’nin yeni sahibi Bay Farraday, Bay Stevens’a göre ingiliz gelenek ve göreneklerine tam uyum sağlayamamıştır ve ilerleyen sayfalarda görüleceği gibi asıl uyumsuzluk aslında Bay Stevens’ın artık eski günlerin kalıntılarında yaşamasıdır. Bay Farraday bunu hisseder ve kendisinin de bir seyahate çıkacağı dönemde Başuşak Stevens’a ufak bir seyahate çıkmasını salık verir. Başuşak Stevens iş yoğunluğundan dolayı yaptığı mesleki hataları gidermek için bu izni fırsat bilir ve eski kahyalardan Bayan Kenton’ı tekrardan malikaneye çağırmak için yolculuğa çıkar. Gerçekte Başuşak Stevens’in bu yolculuğu, kendi geçmişine olan yolculuğu olur.
Kitap, 1956 yılında, Başuşak Stevens’ın artık başuşaklık mesleğine yıllarını vermiş olduğu için vazgeçemediği saplantılarıyla başlar. Seneler sonra hala işi ile ilgili ufak tefek hataların bunalımında olduğu okuyucuya hissettirilir. Bu saplantılar aslında Başuşak Stevens’ı basit bir kişi olarak gösterir. Gerçekten de Başuşak Stevens anılarında seyahat ederken birey olarak nihai hedefinin basit bir temel üzerinde kurulu olduğu görülmektedir: ‘vakur’ olmak ve bunun getirisi iyi bir başuşak olmak. ‘Vakar’lığın ne olduğuna Başuşak Steves ciddi bir biçimde kafa yormaktadır ve anlatısında vakarlık üzerine olan karşıt görüşleri tartışmaya açarak onun için önemini okuyucuya vurgular. Ama ne kadar çok ’vakar’lık üstüne konuşsa da vakarlığın ne olduğu basittir: her ne olursa olsun görevini aksatmamak, kişisel durumunu işine katmamak. Kendisini de vakar sahibi olarak gören Başuşak
Yu Hua Zenginlik yoksulluğa yoksulluk zenginliğe, savaş barışa barış savaşa, esaret özgürlüğe özgürlük esarete, ölüm doğuma doğum ölüme, gurur tevazuya tevazu gurura, tavuk kaza kaz öküze öküz gene tavuğa…
Yu Hua Yaşamak romanında epik dramlarla geçen Fugui’nin hayat hikayesini aktarıyor. Destansı bir hikaye çünkü, zenginliğin kibri, fakirliğin gurursuzluğu, esaretin umutsuzluğu, savaşın acımasızlığı, açlığın öldürmesi, evlat acısının eşsizliği, eş acısının çaresizliği ve daha nice dramlar bitmek bilmez bir şekilde anlatılıyor ta ki Fugui’nin kaybedecek bir şeyi kalmayana dek.
Fakat şüphesiz Fugui’nin hikayesini eşsiz yapan hikayenin duygusal yükü değil Yu Hua’nın ölçüyü kaçırmadan söylemek istediğini kurguyu en uç sınırlarına kadar zorlayarak hikayeye yedirmesidir. Çünkü Fugui her doğum bir ölümdür der ve biz de kitap boyunca her şerin bir hayır olduğunu, ayakların baş başların ayak olduğunu, gün gelip devranın döndüğünü gördükçe hayatın da aslında doğum ve ölümün yer değiştirmesinden ibaret olduğunu görürüz.
Fugui hikayesine başlarken aslında olacaklar dair hemen küçük bir ip ucu verir: ‘’Her şeye rağmen hayat devam ediyor’’. Anlıyoruz ki Fugui’nin başına gelen her şer dönüp dolaşıp aldığı nefesin kaynağı olacak. Sayfalar ilerledikçe Fugui’nin anlattığı her dramı soradan bir hayra vesile olacak ve elbette her hayır da bir dramı beraberinde getirecektir. Kitapta geçen bütün olaylar bu yaşam ve ölümün birbirini doğurması ekseninde gerçekleşmektedir.
Bu sebeple, tıpkı Fugui’nin hayatını anlattığı gibi, yaşam ve ölümün nasıl birbirini doğurduğunu Fugui’nin hayatı üzerinden anlatmak kitabın temasını ortaya koyacaktır.
Fugui baba parası yiyen züppe bir delikanlı iken babasının bütün mal varlığını kumar masasında kaybeder ve bir zamanlar ‘bey’i olduğu topraklarda