"Ama siz inananlar...Siz daha büyük bir ikiyüzlülük yapıyorsunuz.O'nun öğretilerinden hangilerini izleyeceğinizi açık büfeden meze seçer gibi alıp 'nabza göre din'uyguluyorsunuz."
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Tanrı’ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir. Kimilerinin korkularının, kimilerinin zayıflığının meyvesi olan bu iğrenç hortlak, Eugenie, yeryüzünün sisteminde bir ise yaramaz: bu sisteme zarar verir, çünkü onun adil olması gereken istençleri doğa yasalarındaki temel adaletsizliklerle asla bir arada olamaz; onun sürekli olarak iyiliği istemesi gerekir, doğa ise kendi yasalarına hizmet eden kötülüğün karşılığı olarak iyiliği arzulamaktadır; onun sürekli hareket halinde olması gerekir, oysa bu daimi eylemi yasalarından biri kılan doğa onunla ancak daimi karşıtlık ve rekabet halinde olabilir. Ama, buna karşılık, Tanrı ile doğa aynı şeydir denebilir. Bu bir saçmalık değil midir? Yaratılmış olan şey yaratan varlığa eşit olamaz: Saat, saatçi olabilir mi? O halde, diye devam edilir söze, doğa hiçtir. Tanrı her şeydir. Bu da bir başka aptallık! Evrende zorunlu olarak iki şey vardır: yaratıcı
fail ve yaratılan birey. Şimdi, yaratıcı fail kimdir? İşte çözülmesi gereken tek güçlük budur, cevaplandırılması gereken tek soru budur.
Paul Auster uzun zamandır duyduğum, merak ettiğim fakat bir türlü okumaya fırsat bulamadığım bir yazardı. Sürekli “Acaba hangi kitabından başlamalıyım?” diye düşünerek uzatıyordum bu okuma sürecini. Ancak geçenlerde tesadüfen “Son Şeyler Ülkesinde”den bir alıntıyla karşılaştım ve ilk olarak bu kitabı okumaya karar verdim.
Kitap Anna adında genç bir kızın mektup niyetiyle yazdığı bir defterden oluşuyor aslında.
“Senin anlamanı beklemiyorum. Sen bunların hiçbirini görmedin, hayal etmeye çalışsan da yapamazsın” diye başlıyor mektubuna Anna.
Bence Auster’ın burada kastettiği biziz. Yani okur. Sizin anlamanızı beklemiyorum diyor Auster; çünkü siz bunların hiçbirini görmediniz…
Ve sonra bir yerde ekliyor: “Kaybolanı aramaya kalkışarak boşuna zaman harcamamak gerek. Bir şey bir kere kayboldu mu, gitti gider.”
İşte buradan sonra yazar kaybettiklerimizden yola çıkarak kaybedeceklerimizin altını akıcı, özenli bir üslup ve tatmin edici bir kurguyla çiziyor.
Anlatılan dünya o kadar olası ki. Yaşamanın külfete döndüğü bir dünyada, ölümden çıkar sağlayanlar… Ölümü bile yasaklara bağlayanlar… Tükenmişliğin getirdiği yoklukla saldırganlaşanlar… Çaresizce bekleyenler… Masumiyetin anlamını, yaşamak uğruna yitirenler…
Anlatılan her şey karakalemle çizilmiş “bugün”ün, gelecek çerçevesine yerleştirilmiş hali gibi.
Ve insan olmak: Yaşama gayesi… Umut etme ihtiyacı…
“Ama umut yok olunca, herhangi bir şey ummak umudu bile yitince, insan ortaya çıkan boşlukları doldurmak için düşlere, çocukça düşüncelere, olmayacak masallara sarılıyor.”
Bizi anlatıyor Auster, Anna’nın dilinden. Bizi bir dünyanın içine koyup oradan el sallıyor: ‘İşte siz böylesiniz diyor.’ Ve bunu öyle inandırıcı yapıyor ki okurken ‘İşte biz böyleyiz’ diyorsunuz…
Kitap umutları, kaçışları, kaybetmişlikleri ve
Uluslararası Bern Sözleşmesi ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun 27. maddesine göre bir eserin telif hakları eser sahibinin yaşamı boyunca ve ölüm tarihinden sonra 70 yıl boyunca korunabilir. Bununla ilgili en yakında yaşadığımız örnek Küçük Prens kitabıydı. Kitabın yazarı Antoine de Saint-Exupéry 1944'te ölmüştü ve 2014'ün sona ermesiyle birlikte (ölüm günü değil, ölüm yılı dikkate alınıyor) onlarca yayınevi tarafından telif hakkı ödenmeksizin basıldı. Hani neredeyse artık Küçük Prens basmayan yayınevine kız vermeyecekler. Ve maalesef bu baskıların birçoğu özensiz, tamamen ticari amaçla yapılan baskılardı.
Peki Türkiye'de yıllardır en çok okunan kitapların ilk sırasında yer alan kitap hangisi? Kürk Mantolu Madonna! Peki yazarı Sabahattin Ali'nin ölüm tarihi? 2 Nisan 1948!
Demem o ki, pek yakında sırf Kürk Mantolu Maddona, Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan basmak için kurulmuş onlarca merdiven altı yayınevi görebiliriz Allah muhafaza.
Kalabalığın çıkardığı gürültü mantıksızdır ama kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. Beyinleri yoksa da; binlerce kolları vardır. Bunları seni yakalamak, çekmek, aşağıya indirmek ve batırmak için kullanırlar.