Drina Köprüsü - Osmanlı Balkanları
Drina Köprüsü’nde, İvo Andriç, Sırp olmasına rağmen dönemin Osmanlı’sını o kadar iyi anlatmış ki. Osmanlı halktan zorla vergi aldığı için, Balkanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlanınca Hristiyan halk seviniyor. Artık rahat ve özgür olduklarını ve iş imkanlarının daha çeşitli olduğunu düşünüyorlar. Lakin yeni devlet, halkın cebinden parayı Osmanlı gibi direkt değil de usul usul belli etmeden alıyor. Halkın cebinden Osmanlı zamanına göre daha fazla vergi çıkmasına rağmen bunu görmüyorlar. İş imkanları çeşitlense de insanların işleri ve kazançları artmıyor. Yazarın değindiği bir diğer konu ise gençlerin üniversitelerde insan hakları, demokrasi gibi yeni kavramlar öğrenip sürekli fikir tartışmaları, beyin fırtınaları yapmaları. Ama bu da bir işe yaramıyor. Gençler iş yapmak yerine düşünce üretiyorlar ama bir amacı sonucu yok. En çok bu jenerasyon ideallerine, geleceğine önem vermesine rağmen en çok ezilen de yine aynı jenerasyon oluyor. Her zaman dediğim gibi, keşke insanların ve doğanın bozulmadığı epeski zamanlarda yaşasaydık 🤎 Drina Köprüsü İvo Andriç
Alıntı
tarih boyunca paramparçaydı yaşamlarımız bizim uzunca bir koşuydu hedefsiz -ve bu yüzden dinişsiz- ölümler vardı yalnızdık köylerimizin içi dışı hep mezarlıktı ağıtlar duyardınız hep girişlerinde bir türlü akamayan gözyaşları yeşil ipler bağlı bileklerimize her nedense yeşilce ziyaretlerde suskunuz, çocuğuz sanki tombul kediler ve epeski minderler kulağımızdaysa yarımca deyişler, “neredesin, neredesin ya ali!” birbirine düğümlü boğazlar, biri sussa kimse konuşmaz bilmem neden... hissederdiniz hava ağırdı karaydı ve en kötüsü kan kokardı bazen korkardık çocuktuk ağıtlar olurdu yalnızca yaşımızdan başımızdan utanmadan öylece kararıktık,,, ama bir bilseniz ne çok giden olduğunu belki hak verirdiniz kararışımıza ve belki ancak o zaman kızmazdınız bu duruşumuza ama belki de kızardınız doğrusu sizi hiç anlamazdık siz de bizi belli ki. sonra
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
SİYAHA KOŞAN ADAM
Eski bir otobüste, Bambaşka epeski bir zamana giderken, Varıp çıkarken boğucu bir koku içinde. Az evvel yoğun bir kötülükten gelmiş yolcu, Darmadağın serzenişte. Durak durak sıkıntı toplayan bu kalıp, Sabaha da ümitsizler topluyor gözler mahmur. Güneş mide bulandıran bir sıçramayla, Mezarlıktan kaçarken, Semt üzerlerinden geçen alkolik bir yorgunluk. İki semt arası kısa bir mesafedir aslında, İnsanın ruhsal karasına, Kanalizasyon tıkanırken, Yol tıkanıyor. Oturmamış bir kültürün içinde... Gece on ikiyi bulur, Sabahı arar satırlarda. Şırıl şırıl akarken karamsarlık, Leş gibi kokarken, Kaçamak ayaklarım. Dünyanın dönmesine gibi zaman, Kalp atışlarında sessiz haykırış, Eski bir otobüsün içinde olmadığı hâlde, Kaçamak saatlerde. Yol bitince meraklı vesveseler.
"İhmal edilmiş çocukluğun Epeski bir yoksulluğun yamalarını yüzünde taşırdı."
Edebiyat
İhmâl edilmiş çocukluğun epeski bir yoksulluğun yamalarını yüzünde taşırdı kimse öpmezdi kimse yüzünün titrek sesini dinlemezdi içime dokunan bir halin vardı yalnızlığını kazısam altından vahşi bir puhu kuşu çıkardı. hayata benzeyen bir yanın vardı puslu bir güne saklanan karanlık bir suskunluğu ikiye ayıran bir tabelaydı frankfurttaydı seni sevişim bir laternaydı hep aynı şarkıyı çalardı. Didem Madak
1000k
Epeski bir yorum: atlar ve kediler ve serçeler ve kuytularda uyuklayan köpekler ve yıllarla acının ve sevincin üçüz kardeşi olan kendisi her sokakta bir selam olarak alınmaktadır. Turgut Uyar
1000k