''İçimdeki şehirlinin ruhunda gittikçe büyüyen bir şeyin olgunlaştığını fark ettim: Medeniyetten nefret; bu korkunç gürültünün ritminde, sürüklenen hastalıklı bir güruhun bayağılığının resmi var. Bana öyle geliyor ki huzur her neyse bu, onun tam zıttı''
Gördükleri şey, bu yüzyıl sonunun kanlı bir gecesinde, kesin olarak hepsini sürükleyip götürecek olan devrimin kızıllığıydı. Evet, bir akşam, salıverilen başıboş bırakılan halk, yollarda böyle konuşacaktı; burjuvaların kanlarına bulanacak başları gezdirecek, kırılan kasalardaki altınları etrafa saçacaktı. Kadınlar haykıracaklardı, erkekler ısırmak için açılmış bu kurt ağızlarıyla görüneceklerdi. Evet, aynı paçavralar, aynı tahta ayakkabı takırtıları, kirli tenlere, pis kokulu nefeslere, aynı korkunç kalabalık, taşkın ve barbarca atılışlarıyla, eski dünyayı silip süpürecekti. yangınlar alevlenecek, şehirlerde taş üstünde taş kalmayacaktı; fakirlerin bir gece içinde kadınları iğne ipliğe döndürdükleri, zenginlerin mahzenlerini boşalttıkları o büyük kızışmadan, o büyük ziyafetten sonra, ormanlardaki vahşet hayatına dönülecekti. Belki yeni dünyanın oluşacağı güne kadar, ne varlıklardan bir metelik, ne kazanılmış sosyal durumdan bir unvan... Hiçbir şey kalmayacaktı. Evet, yoldan bir doğa gücü gibi geçenler işte bu şeylerdi ve onun korkunç esintileri yüzlerine çarpıyordu
Sokrates söylemiş diye değil, kendi tabiatıma uyarak, üstelik aşırılığa bile kaçarak bütün insanları hemşerim sayıyorum. Bir Polonyalıyı tıpkı bir Fransız gibi kucaklıyorum, dünya ile olan akrabalığımı kendi milletimle olan akrabalığımın üstünde tutuyorum.
Ava çıkmışken, kimi zaman farkına varmadan, sanki bunun aslı yok elbette. Bir duygu ancak. Ama sanki sen avlanmıyorsun da seni avlıyorlar. Sanki biri var, senin hep peşinden gelen