• Akıllı ve edepli Abdullah ibni Mübarek şunları anlatıyor:
    Bir tarihte Beytullah'ı ziyaret için hacca niyet ettim. Kafileyle çıkıp giderken namaz kılmak için geri kaldım. Namazımı kıldım. Deveye
    bindim, giderken yol üzerinde yaya yürüyen bir kadına rastladım. Sırtında siyah bir şal ve başında da siyah bir burka, aheste åheste gidiyordu. Anladım ki kafileden geri kalmıştır. Yaklaştım.
    "Esselåmu aleyküm ey Allah'in cariyesi." dedim.
    "Aleykesselâm ey Allah'n kulu. "Onlara Rahim olan Rabden "selâm" sözü vardır"' dedi.
    "Allah sana merhamet etsin, bu çölde yalnız başına neylersin?"
    "Allah'n şaşırttığına kimse yol gösteremez."
    Anladım ki yolunu şaşırıp kalmıştır. Ben de:
    "Nereden gelip nereye gidersin?" diye sordum.
    "Her türlü noksanlıklardan beri olan Allah, kulunu bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için Mescid-i Haram'dan (Kabeden)
    çevresini mübarek kıldığımız o Mescid-i Aksâ'ya götürdü..." dedi
    Anladım ki Mekke-i Mükerreme'den çıkıp Kudüs-ü Şerif e gider
    "Kaç gündür buradasın?" diye sordum.
    dedi.
    Senin alametin sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşmamandır." dedi.
    "Yiyecek bir şeyin var mıdır?" diye sordum.
    dedi "Beni yediren, bana içiren O'du."
    Ya bu susuz çölde ne ile abdest alıyorsun?" diye sordum.
    ...su bulamazsaniz o vakit de temiz bir toprağa teyemmüm edin..." diyerek teyemmümle namaz kıldığını işaret etti.
    "Yiyeceğimden versem yer misin?" dedim.
    dedi. ..ertesi geceye kadar orucu tam olarak tutun... Bildim ki oruçludur.
    Ben de:Bu oruç ayı değildir." dedim
    Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah yapılan taatin ecrini veren ve herşeyi hakkıyla bilendir.
    «Seferde iftar mübahtır." dedim
    Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır... dedi.
    Şaşırdım.
    "Niçin benim gibi konuşmuyorsun?" dedim.
    "İnsan her ne söylerse mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır."
    "Hangi taifedensin?" diye sordum.
    "Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardınca gitme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların her biri ondan sorumludur." dedi
    "Hata ettim, helâl eyle." dedim.
    "Bugün size bir azarlama ve ayıplama yok. Allah sizi mağfiretiyle bagişlasın..." dedi.
    Ben de:
    "Seni deveme bindirsem ve kafilene eriştirsem olmaz mi" dedim.
    "Hayır olarak ne yaparsanız, elbette Allah onu çok iyi bilir. dedi.
    Ben de devemi çökerttim ve:
    "Gel, bin." dedim.
    Mümin erkeklere söyle gözlerini (haramdan) sakınsınlar..." dedi.
    Yüzümü çevirip "Gel, bin." dedim. Deveye bineceği yerde deve sıçradı, kalktı. Kadının hırkası devenin semerine takılıp yırtıldı.
    "Başınıza ne musibet geldi ise kendi ellerinizin kazancı iledir dedi.
    "Sabreyle deveyi sakinleştirelim." dedim.
    "...derhal Süleyman'a anlattık..." dedi.
    Deve akıllanınca bindi.
    " Ne vücedir o Allah ki, bunları bize itaatli kılmıştır. Biz bunları (kendi hizmetimize) yanaştıramazdık."
    Ben de devenin ipini elime alıp süratle çektim ve yüksek sesle şiir söyleyerek gitmeye başladım.
    "Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt.."dedi
    Ben de åheste aheste okumaya başlayıp bazı şiirleri mirildanmaya başladım. Okuduğumdan hoşlanmadı. " bundan böyle Kur'ân'dan ne kolay gelirse okuyun..." dedi.
    "Elhamdülillah, çok iyi söyledin." dedim.
    "...Bunları akıl sahiplerinden başkası düşünmez." dedi.
    Biraz gittikten sonra:
    "Kafilede zevcin var mıdır, Allah'in cariyesi?" dedim.
    "Ey iman edenler, öyle şeylerden sual etmeyin ki, size açıklanırsa fenanıza gidecektir.." dedi.
    Sustum. Kafileye ulaşıncaya kadar bir
    şey söylemedim. Yaklaşınca:
    "Kafilede kimleriniz vardır?" diye sordum.
    Mal ve oğullar, dünya hayatının süsleridirler.." dedi.
    Anladım ki oğulları olduğuna işaret ediyor. Oğullarının durumunu sordum.
    "Hem de birçok işaretler var. Yıldızla da onlar (insanlar) yol bulurlar.
    Anladım ki oğulları kafilenin delilleridir. Çadırlarına yaklaştığımızda
    İşte çadırlara geldik. Kime sesleneyim." diye sordum.
    "...Allah, İbrahim'i bir dost edinmiştir."
    "...Allah'ın Musa'ya kelâm söylemesi gibi.
    "...Ey Yahyå! Kitaba (Tevrat'a) sımsıkı sarıl.." dedi
    Bende "Ey İbrahim, Ey Musa, Ey Yahya." diye seslendim. Gördüm ki ay parçasına benzer, yakışıklı üç delikanlı geldi. Hemen koşup
    annelerini deveden indirdiler.
    Kadın oğullarına şöyle dedi:
    "...birinizi şu gümüş parayla şehre gönderin de baksın. Yiyecek lerden hangisi daha temiz ise, size ondan bir rızk getirsin..."dedi.
    içlerinden biri gitti, iki sahan ile yemek getirdi. Beni çadırlarına oturtup önüme yemek koydular.
    Hatun:
    "Geçmiş günlerde takdim ettiklerinize karşılık yeyin, için, afiyet olsun."
    Ben de oğullarına:
    "Annenizin bu halinden bana haber verinceye kadar vallahi yemeğinizden yemem." dedim.
    Oğulları:
    Kırk yıldır gerek bizimle gerek başkasıyla dünya kelâmindan bir harf bile söylemez. Olur ki dilimden hatalı bir söz çıkar diye daima bizimle bütün konuşması Allah'ın kitabı iledir" dediler.
    "Subhanallah." dedim ve hayır duasını istedim.
    Allah'in rızası bütün mü'min kadınların ve erkeklerin üzerine olsun.
  •  - 

    Mübarek Ramazan-ı Şerif ayının gelmesi sebebi ile büyük şehirlerde, özellikle İstanbul’da birçok hoca efendi yaptıkları programlar için maddi karşılık alacakları, kendilerinin bildikleri dini programlar, iftar ve sahur programları yapmaya başlayacaklardır. Zaten Ramazan ayı dışında da birçok kanalda bir kısım hoca efendiler tarafından dini(!) programlar yapılmaktadır. Ülkemizde yerel ve ulusal olmak üzere yayın yapan bir hayli televizyon kanalı vardır. Bu kanalların çoğunda dini programlar yapan, sorulan sorulara fetvalar veren, cevaplayan hocalar vardır.

    İhlas ve samimiyetle dini program yapan, sorulan soruları şer’i ölçüler içinde; Kitabullah ve Sünneti Resule uygun olarak cevaplayan hoca efendileri tenzih ederek konuya eğilmek istiyorum. En basitinden bir manav dükkânı açmak isterseniz ruhsat almanız icap eder. Bir lastik tamir yeri açmak isterseniz pek tabi ruhsat almanız gerekir. Ehliyetiniz yoksa izin almadı iseniz herhangi dükkânı açıp çalışamazsınız. Bugün birçok televizyonda konuşan, fetva veren hocaların dini eğitimleri nedir? Ehliyetleri var mıdır? Arap ilmine vukufiyetleri nedir? Ayet-i kerimeleri, hadis-i şerifleri yüzünden dahi olsa bile okuyabiliyorlar mı? Ayet-i kerimelerin “Dalbil ibare, Dalbiddelale ve Dalbil işare” manalarını ve ayet-i kerimelerin sebebi nüzullerini (Ayetlerin iniş sebebi) bilirler mi? Usulü fıkıh, tefsir, hadis bilgileri ne ölçüdedir?

    Bunların birçoğu Türkçe kitaplardan istifade ederek sohbetler etmeye, fetvalar vermeye çalışıyorlar. Ne yazık ki, çokları Türkçeyi bile doğru konuşamıyorlar. Bazen sohbetleri istihza mevzuu oluyor. Çoklarının temelde din adamlığı vasıfları yoktur. Bunların büyük bir kısmı zaten Diyanet İşleri Başkanlığı ile bağları olmadığı gibi, ehlisünnet âlimlerine, hak mezheplere amansız düşmanlık içindedirler. Her nasılsa birilerini araya koyarak veya bir yolunu bularak bir televizyon kanalı ile anlaşıp büyük âlim (!) havası içinde televizyon ekranına çıkıyorlar. Din adına ahkâmlar kesmeye, yerli yersiz fetvalar vermeye başlıyorlar. Verilen fetvaların birçoğunda İslam dininin özü düşünülmeden, soranın durumuna ve günün şartlarına göre fetvalar veriyorlar. Bu durum hem televizyona çıkan sayın hoca efendi için hem de televizyon kanalının sahibi veya sahipleri için hoş karşılanıyor. Neticede para var, ticaret var. Tabir caiz ise alan da memnun satan da… İman ehlinin en hassas noktası dindir. Resulullah Efendimizden birkaç tane duygusal kıssa veya mucize anlat. İzleyen Müslümanlarda duygulu bir hal oluştur. İster kitap sat. İster koku sat. İstersen de kefen… İstersen de kuvvet macunu(!)… Dini, dünya çıkarı için bundan daha etkili bir şekilde kullanacak bir yol olur mu?

    Bu sayın televizyon hocalarından bazıları kabir azabı diye bir şey yoktur diyor, bazıları binlerce sene sonra Cenab-ı Hakk’ın bizzat yarattım dediği ilk peygamber Âdem’in (A.S.) babası olduğunu iddia ediyor. Bazıları ise İsa (A.S.) keza babası olduğunu söylüyor. Kimi hoca efendiler sünnet namazların tümünü inkâr ediyor. Kimileri ise asırlardan beri camilerde evlerde Ramazan-ı Şerif aylarında cemaatle veya tek başına kılınan teravih namazlarını inkâr ediyorlar. Kimi hocalar işi daha ileriye götürerek Hz. Muhammed (S.A.S.) Efendimizi postacıya benzetiyorlar. Peygamberin vazifesi Kur’an’ı tebliğ etmek idi. Peygamber tebliği yaptı ve vazifesi bitti. Peygamberin şefaat etme yetkisi yoktur diyorlar. Bu şöhretli televizyon hocalarının bir kısmı ise Peygamber Efendimizin (S.A.S.) sahih hadislerini inkâr ediyor, hadis-i şeriflerin uydurma olduklarını söylüyorlar. Keramete zaten inanmıyorlar. Çokları tasavvufu kökten reddediyor. Ekserisinin niyeti Müslümanları uyandırmak, dine hizmet etmek değildir. Sinsi bir şekilde hoca sıfatı ile dinin ve şeriatın temellerine dinamit koymaktır. Herkes sinsi bir şekilde üstlendiği görevi yapıyor. Bu hoca efendiler bir nevi pazarlamacı gibi. Bazıları değişik kitaplar pazarlıyorlar. Şu kadar kitap, şu kadar paraya. Kitaplar çok ucuz. Lütfen ey Müslümanlar! Siz de kitap alın, hayır yapın. Bu kutsal hizmetlere(!) kitaplar alarak sizler de yardımcı olun. Kimileri ise Kur’an-ı Kerim meali tanıtıyor, dağıtıyor, pazarlıyor. Şu kadar alın dağıtın çok sevap kazanırsınız vs. gibi süslü, cilalı ve yaldızlı konuşmalar yaparak cennete bilet kesiyorlar ekranlardan.

    Herkes Peygamber Efendimizin aç kaldığından, midesine taş bağladığından bahsediyor da ne hikmetse Peygamberimizin İslam’ı yaymak için yaptığı gayretlerden, savaşlardan bahsetmiyorlar. Çünkü niyetleri İslam’ı yükseltmek değil insanları menfaat ve çıkarları doğrultusunda etkilemektir.

    Televizyon hocalarının hizmetlerinde sınır yoktur. Bazıları da yanmaz(!) kefen bezi pazarlıyor ekranlardan. İsterseniz yanında terlik veya takunya da alabilirsiniz (!). Kimileri ise çok temiz, çok taze ve sade bal… Bazı hocalar da televizyonlarda bir nevi kâhinlik (falcılık) yapıyorlar. Oysa dinimiz her türlü falcılığı haram kılmıştır. Her derde deva olacak “muskalar” yapıp satıyorlar. Kimi hocalar, imtihana girecek talebelere ekranlardan okuyup, üflüyor ve milyonlarca insanın gözünün önünde: “Hadi hiç çekinme yarın imtihanına gir. Biz buradan senin için okuduk, başarılı olacaksın” diyor. Kimileri sihir bozuyor, kimileri de araları açık olan eşlerin aralarını düzeltiyorlar. Kimileri erkeklere kız, kimileri de kızlara erkek buluyor evlenmek için. Dedik ya ekrandaki hocalarda istenilen her şey var. Hizmetlerinde(!) sınır yoktur. Kimileri, def ve dümbelek eşliğinde sesi çıktığı kadar bağırarak türkü formatında ilahi okuyorlar. İstekler arka arkaya geliyor. Tabi her istek için para kazanıyorlar.

    Televizyon hocaları zaman zaman birbirleri ile dalaşıyor, hakaret üstüne hakaret ediyorlar… Ağır ithamlarda bulunuyorlar. Din ve dine hizmet umurlarında değil. Daha çok reyting alalım diye birbirlerine saldırıyorlar. İslam’ın arzu ettiği tevazu, alçak gönüllük, saygı, sevgiden, karşılıklı centilmence davranmaktan eser yok. Hepsi ille de ben diyor. İlle de ben bilirim diyor…

    Hocalar Resulullah Efendimizin(S.A.S.) varisleridirler. Peygamber Efendimiz ilim erbabına çok büyük değer veriyor. Âlimin ölümünü, âlemin ölümüne eş tutuyor. Cenab-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’de: “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” diye sual sorarak bilenlerin, ilim erbabının üstünlüğüne işaret ediyor. Samimiyetle bir soru yöneltsek; kadınların ve erkeklerin, açık saçık, iç içe, yan yana, aynı anda, aynı yerde oturup televizyonlarda dini programlara, iftar programlarına katılması ne derece doğrudur? Bu Mübarek Ramazan-ı Şerif ayında İstanbul’umuzun çeşitli semtlerinde kadın erkek, iç içe, birbirlerine karışık bir vaziyette, mahrem ve namahrem ölçüler hesaba katılmadan yapılan bu iftar veya sahur programları Allah (C.C.) aşkına bidat değil de nedir? Bu yapılanlar Sünnet-i Resule uygun mudur? Ve inandığımız Kiramen Kâtibin meleklerinden hangisi bu yapılanları yazar? Hayır mı şer mi?

    Son yüzyılda bütün zorluklara rağmen İslam’a Allah rızası için hizmet eden gerçek âlim ve Allah’ın veli kullarının hizmet metotlarına bir bakalım. Kimileri hapishanelerde, kimileri sürgünlerde, kimileri tabutluklarda çile çekerek, maddi hiçbir karşılık beklemeden Allah’ın (C.C.) dinine hizmet etmişlerdir. Talebeler okutmuşlar, kitaplar yazmışlar veya kürsülerden tesirli vaazlar etmişlerdir. Rabbim onların hepsinden razı olsun
  • Bu öykümü, hikaye etkinliklerine olan ilgisinden ve samimi yorumlarından dolayı ve dahi daha öncesinde kendisi tarafından yazılan başka maceralarını okuduğumuz ve öykümüzün içinde ikinci bölümde bahsi geçecek afilli dede karakterine hayat vermesi babından sevgili https://1000kitap.com/Madame Hanım’a ithaf ediyorum.

    KANDİL SİMİDİ
    -Part-1

    Tüm biçareliğimizle yığılmış bir torba gibi oturuyorduk Aşti ‘nin o soğuk, delikli metal oturaklarında.. Saat gecenin dördüydü. Ve bugün Miraç kandiliydi. Böyle mi olacaktı diyordum habire içimden kopan bütün isyanla.. günün anlam ve önemine binaen habire içimdeki isyanı frenlemek, freni patlayan kamyon gibi çılgınca bazı lafları söyleyip karşıdakini darmaduman edememekten bir hayli yorgun düşmüştüm. Kibarlık çok zor birşeydi hele de bu anlarda.. zaten oldum olası kibarlık kumkumalarına hep hayret etmişimdir nasıl yaşıyorlar diye.. İnsan olmaya çalışmak bu işte.. içindeki öküzü-aslanı-yılanı-kaplanı vs evrimleştirebilmek.. insan gibi davranmasını sağlayabilmek için..kendini terbiye edebilmek ve içinde ne menem bir nefs yaratığı olduğunu keşfedip terbiye adına strateji belirlemek.. Zor iş Zor..Peki ya böyle bir derdi olmadan yaşayıp gitmek??? İşte o zaman simalarda bile farkediliyor o içindeki yaratığın şekli.. insan manzaraları seyretmeye bayılan ben çoğu zaman ilk bakışta farkedebiliyorum o hayvanı o simada..

    - Uykun geldi mi anne?
    - Yok gelmedi..

    Kendim gibi düşüncelere dalan anneciğimi bir lafla dürterek düşüncelerinden sıyırmak istemiştim. Hafif bükülen kamburuyla, günden güne kısalan boyuyla ve başını ellerinin arasına almış, düşüncelere dalmış, öylece karşımda oturuyordu. Ve ben günden güne ihtiyarlayan, zamanı gelince de bir sabun köpüğü gibi elimden kayıverecek olan annemin bu yaşına rağmen sahip olduğu hayat enerjisine hayrandım.. dile kolay tam yetmiş yıl.. ‘’gün boğün sahat boğün ‘’ derdi her zaman, yaşanmış onca yıla rağmen sanki bir gün gibi geçen hayat için.. hep öyle değil miydik gerçi, aynalar ve fotoğraflar ... hepsinde farklı farklı olan insanoğlu ölene kadar kaç beden değiştirir acaba? Tabiri caizse kaç kez ölüp dirilir?

    - Gerçekten anne ya, bak ne zaman gideceğimiz belli değil istersen seni mescide götüreyim azcık kestir ha?
    - Yok iyiyim dedim ya!
    - Şu aziz mübarek gün şunların yaptıklarına bak yazık ya! Sabaha köye varacaktık güya! Halimize bak sabah olmak üzere ve biz hala Ankaradayız! Eve geri mi gitsek diyesim var anne biliyor musun?

    Son cümlemi aynı umutsuzlukla, kaşlarını kaldırarak, cevaplar gibi, hem yanındaki yüklere hem bana bakarak ‘’şunlarla nası geri gidelim gızım’’ demesiyle başım öne bir kez daha eğilmişti. Tüm olumsuzluklara rağmen annemin bana en ufak şekilde kızmamış olması beni vicdanen çok daha üzüyordu aslında. Az kızsa, suratını ekşitse ya da ne bileyim ‘’ hıh! icad çıkardın bi de! gece gece yola mı düşülürmüş’’ diye söylense.. bildiğimiz ağıdı ağlamadığımız için ‘’uluyu uluyu yolda kalırız hah böyle’’ diye oflayıp puflasa belki de vicdanım bu kadar yakama yapışmazdı.. onca lafa hiç ses çıkarmayıp, cezasını alıp rahatlayan yaramaz çocuklar gibi olurdum belki de.. ama yok değil.. işte tam bu durumda, bizi bu duruma düşüren yeni yetme bi avuç kamil!! yüzünden anneme baktıkça gözümün yüzeyinde aniden biriken yaşlar, akmadan buharlaşsın diye gözlerimi olabildiğince açıyordum.. Halbuki başta herşey ne kadar rast gidiyordu.. otobüs gece 00.30 daydı.. annem o saatte yorulmasın diye işyerimden bi arkadaşım ve eşi, muhtemelen, mübarek gündür yaşlıya iyilik yapalım sevap pointler cebe diye düşünmüş olmalılar ki bizi Aştiye kadar arabalarıyla bırakmışlardı.. Kapıda binip direk Aştiye gideceğimizi duyunca taşıma zahmetinin kalktığına sevinen ve arabada binbir dua ile sevincini büyük boydan tam da arkadaşlarımın umduğu gibi dile getiren anneciğim, köyden dolu gelip bahara kadar boşalan, içinde envai çeşit organik, reçel, pekmez, salça, yaprak, tarhana, erişte, domatesli biberli sos vs.lerin olduğu boş, kavanoz, şişe, bidon, torba vs ne varsa paketlemişti.. orda kaldığı müddetçe bahçeye elleriyle ekip diktiği, sulayıp büyüttüğü ve en sonunda hasadını yaptığı herşeyi güzün tekrar doldurur, yaşam döngüsüne katıldığı için kendi de hayat dolar, kış boyu da hem birlikte yer, eve gelen misafirlere vs ikram ederek yiyenlerin ‘’ ayyy bu nasıl lezzet böyle ‘’ diye aldıkları lezzetle keyfi ikiye katlanırdı.. bazı arkadaşlarım annemin köyden gelmesini benden çok beklerlerdi yani o derece..

    - Nasıl olsa düştük yola gızım.. Giri gitsek gene düşmeyecez mi yola! Du bahalım Allah böyük!

    Diyen annem, benim bir daha gözlerimi büyük büyük açmama sebep olmuştu.. fakat bu sefer o damla gözümde hiç de buharlaşacak gibi görünmüyordu.. ani bir hamleyle arkamı dönüp ‘’ ben bi hava alıyım anne gelirim biraz sonra ‘’ diyerek kendimi dışarı attım.. Hava bahane anneye görünmeden ağlamak Şahane.. ve ‘’olsun görmesin.. zaten bu gece yeteri kadar üzüldü’’ diyen iç ses..

    Gerçi Aştinin açık havası içeriden daha berbat.. açık hava duman altı olur mu kardeşim demesin kimse ‘’ bal gibi olur kardeşim!! ‘’ kimi asker uğurlamaya, kimi otobüse inip-binmeye gelen, m2 ye ortalama 3-4 adamın düştüğü yoğunlukta olan ve açık hava diye sigara içmeyi ihtiyaçtan değil de çoğu zaman yandaki yaktı diyerek otomatiğe bağlamış olarak yakan bir ortam burası.. ensenden, karşından hemen her an üfürülen bi dumana karşı çoğu zaman rüzgarın dağıtma süresi kadar nefesimi tuttum bugün.. plakasını dahi aldığım otobüsün kalkış saatini kaçırmamak adına yanyana duran Kamilleri sayarak.. tek tek plakalara bakarak.. olmadı her on dakkada bir yazıhaneye bi koşu gidip, bi elinde çay bi elinde kandil simidi kemiren o yeni yetmeye ‘’ yaaa hareket saatine çok az kaldı, yarım saat önceden bagaj için perona gelmiş olması gerekmiyor mu bu otobüsün??’’ diye sorup, susamları ortalığa yayıp her seferinde ‘’ aktarmalı bu otobüs abla, yolda! Daha girmedi otogara! Siz bekleyin orda! ’’ cevabını veren kamil!! Ve en son hareket saatini on dakka geçtikten sonra yine işkillenip yazıhaneye koştuğumda bitmek bilmeyen simidin son lokmasını yutup ‘’abla o otobüs gitmiş yaaa niye binmediniz!! ‘’ pişkinliğinde bi de atar yapan eleman!!!
    Akabinde;

    ‘’Sen ne diyon bee Allahın belası!!!

    Perona otobüs geldi mi de binecem ben!!!

    Bi saattir nefesimi tuta tuta tek tek plaka kontrol ediyorum ben gerizekalı!!

    Zıkkım ye o kandil simidi yerine emi!!

    Ne diye doğru dürüst bakmıyosun kontrol etmiyosun!!!

    Ulan en tırt otobüste bile yolcu gelmiş mi diye elindeki listeyle kontrol ederler, gelmeyeni ararlar!!

    Lan ben burda olduğum halde nası oluyor da kalkıyor o otobüs haaa!!!’’

    Ulaaaaaaannnnn topunuzu attıracam işten!!! ‘’

    Diye avazım çıktığı kadar bağırıp tüm Aştiyi ayağa kaldırıp, hızımı alamayıp hala simidin son lokmasını yutmaya çalışan bebenin ümüğünü sıkmam gerekirkeeeeenn !!!!!!!

    ne mi yaptım!!!!

    İçimdeki zincirlerini azami derecede zorlayıp depremler yaratan kaplanımı es geçip, ‘’hey güzel Allahım neyle sınıyorsun beni bu aziz mübarek gün’’ diye mırıldanarak yukarıya sitemlerimi sunup, selam çaktıktan sonra ‘’ şu aziz mübarek gün yaptığınız Allahtan reva mı yazıklaar olsun be!! Hadi beni geç yetmiş yaşındaki annem sayenizde zebil oldu gece gece!! ‘’ demekle yetindim..

    Çok zordu Çoook!!

    O boğazına kakılasıca simidi kemiren vurdumduymaz anında arazi oldu tabii ki.. ufak bi şoktan sonra iade ettikleri bilet paramızı da alıp omuzlarım düşmüş vaziyette annemin yanına geri dönmeden kendimi dışarı attım.. İçimdeki kaplan susunca kalbim direk rikkate gelmiş, bütün hüznümü, öfkemi gözyaşı kanallarımdan dışarı boşaltmıştı.. kalbimin aynasında şelaleler çağlıyordu.. Ağır beddualar etmek istemiyordum çünkü biliyordum ki bu aziz mübarek günde dua kapıları açık ve biz tamamen mazlum durumundaydık.. Bir yandan hikmetinden sual etmeyip, sevinçlerle ve hüzünlerle sınandığımızı hatırlamaya çalışıyor, kendi kendime, kişinin asıl karakterinin ortaya çıkmasında öfkeli olmanın büyük rolü olduğunu söyleyip duruyordum.. Velhasıl ya kaplanımla kol kola girip mahalle karıları gibi kavga edecektim, ya da insanlığın gereğini yaparak tepkimi insanca verip bilinçli bir tercih yaparak ‘’ her şerde bir hayr vardır ‘’ sükunetinde krizi yönetmeye çalışacaktım..

    Nefesimi tutmak zorunda kalmadığım bi köşede, gecenin karanlığına bi kaç damla gözyaşı bırakıp etrafı seyretmeye başladım, bir yandan da gideceğimiz yerin tabelası olur mu diye tek tek otobüslere göz gezdiriyordum.Ellerinde valiz olanlar hareketliyken, hasbel kader volta atarak bekleyenler de bir oraya bir buraya gidip geliyorlardı. Muavin ve şöför olanlar hemen seçiliyorlardı aradan.. Muavinler, çoğu şortlu, eşofmanlı gençler arasında beyaz gömlek, lacivert pantolon ve lacivert kravatla ben muavinim diye bas bas bağırıyorlardı nerdeyse.. ellerinde her molada arabadan adım atar atmaz yakılan sigara bir de.. Kalabalık ortamlarda beden dillerini okuyarak genel seyirler yapmak her zaman hoşuma gider lakin bu gün içimde depremler oluyor hiç havamda değilim derken bir anda gözüm bir noktaya odaklanan erkeklere takıldı.. Onbeş yirmi kadarı hipnoz olmuş gibi aynı noktaya bakarak cebinden bi sigara çıkarıp yakıyordu..
    ‘’Nereye bakıyor bu adamlar’’
    diyerek hafif başımı uzatmamla, muhtemelen aktarmalı gelen otobüsten inen, beş dakikalık molayı sigarasını avurtları içine geçe geçe somurarak değerlendiren!! bir kadını görmem bir oldu.. Savrulan dumanların arasında etrafındaki hiçbirşeyin farkında olmayan kadın, ona bakarak bi cigara yakıp cigarasını somuran 15-20 hayvanı ve beni görmüyordu tabi.. Rikkatlenen kalbim ve nemli gözlerim bu manzaradan hoşlanmayarak beni o kuytudan çıkarıp gayri ihtiyari biraz yürüterek ortamdan uzaklaştırdı..

    Böyle böyle ne kadar gittim bilmiyorum.. Yeni kalkan otobüslerin boşalttığı, etrafta çok kişinin olmadığı peronların oralarda durmuş olmalıyım ki bir anda sanki masal diyarından gelir gibi gelen bir otobüsün tam da önümde durmasıyla dağılan zihnim kendine geldi. Babacan bir tavırla otobüsten inen pos bıyıklı şoför dikkatlice yüzüme bakarak tüm şefkatiyle
    ‘’ iyi misin kızım ??’’ dedi..
    Bu yumuşak insancıl tavır az önceki yaşadıklarımdan sonra beni sarsıla sarsıla ağlatmaya yetmişti.. Kafamı kaldırdığımda bi otobüs kişi etrafımda toplanmıştı bile .. Ellerinde kitaplar, gözlerinde meraklı bakışlarla.. aralardan mırıl mırıl
    ‘’ Hasta mı aceba? Kayıp mı oldu ki?? Üşümüş galiba bi şalı olan yok mu?? ‘’ sesleri kulaklarımda yankılanıyordu..

    -Part 1 in sonu-
    DEVAM EDECEK EFENDİM..
  • KIZILELMA
    Bir varmış, bir yokmuş, Tanrı’dan başka
    Kimseler yok imiş, yakın zamanda

    (Bakû’)da milyoner bir kız var imiş;
    Türklüğü çok sever, yurda yâr imiş;

    Adı (Ay Hanım) mış, hanlar soyundan;
    Anası Kırgız’ın (Konrad) boyundan.

    Uzun boylu, kumral, yüksek alınlı:
    Şerefli bir kökün güzel bir dalı.

    Babası, annesi öldüler birden,
    Kendisi Paris’te tahsilde iken;

    Dayandı bu kahra, şevki sönmedi;
    Tuttuğu mukaddes yoldan dönmedi.

    İsterdi Turan’da mektepler açmak,
    Hakikat nurunu ruhlara saçmak.

    Bunun-çin lazımdı bilmek en yeni
    Terbiye tarzını, tedris ilmini.

    Bu yolda, arzusu kadar yükseldi,
    Nihayet Paris’ten Bakû’ya geldi.

    Biri erkeklere, biri kızlara,
    İki mektep yapmak için mimara

    Emirler vererek işe başladı.
    (İstikbal Beşiği) mektebin adı.

    Bir yanda inşaat devam ederken,
    (Ay Hanım) meşhur bir ilim ehlinden

    İslâm’ın ruhunu dahi öğrenmek
    İçin çalışırdı, Garb'e yeltenmek

    Ona kâfi gibi görünmüyordu:
    "Şarkı da tanımak lazım" diyordu.

    Diyordu: "Halk bahçe, biz bahçıvanız;
    Ağaçlar gençleşmez aşıdan yalnız;

    Evvelâ ağacı budamak gerek,
    Aşıyı sonradan ulamak gerek."

    Bunun- cin her sabah evde kalırdı;
    Sa'deddin Molla'dan dersler alırdı.

    Bir akşam Ay Hanım ata binerek,
    İstedi kırlarda biraz gezinmek.

    Yanında tüccardan Bahadır Ağa,
    Şehirden çıkınca saptılar sağa;

    Ovada Cennet'ten bir eser vardı:
    Bahardı, her yanda çiçekler vardı;

    Esrarlı bir hüzün, dalgın bir neşat,
    Gençlik, şiir, nağme, renk, koku, hayat…

    Kevser saçar gibi bir huri eli:
    Manevi bir mestlik ruhta münceli.

    Vicdan fevkinde bir ruhani şuur
    Duyardı muhitte bir gizli huzur…

    Artık müphem değil aşkın manası;
    Münkeşif hayatın loş muamması.

    Bu anda Bahadır dedi ki, “Bakın
    Bu gence, gözleri ne kadar dalgın!

    Bakıyor görmeyen bir nazar gibi.”
    Ay Hanım görünce titredi kalbi:

    Kendine mün’atıf iki sabit göz
    Camdan imiş gibi yok içinde öz;

    Sarışın saçları uzun ve dağnık:
    Mutlak ya şair, ya ressam, ya aşık.

    İstiğrak halinde sanatkâr bir ruh;
    Gözlerinde gaflet, kalbinde fütûh.

    Ay Hanım, kısılmış gibi nefesi,
    Dedi ki: “Ne kadar solgun çehresi!”

    Kalbinde bir derin hicran duymuştu:
    Umumi kanuna o da uymuştu.

    Ertesi gün dersi mahzun dinlerken
    Çıkmıyordu o genç bir an zihninden…

    Bu hale hem şaşıp, hem kızıyordu;
    Ruhundan bir gizli gam sızıyordu.

    İsterdi yaşamak milleti için,
    Kini vardı sevda illeti için…

    Serseri bir aşka gönül bağlayan
    Nasıl verebilir yurda yeni can?

    Bu anda içeri giren hizmetçi
    Dedi ki: “Kapıda duran bir genci

    İkna etmek mümkün değil! Molla’ya
    Bir şeyler soracak, ediyor rica:

    Rüya görmüş, tabir istiyor sizden;
    Derdine bir tedbir istiyor sizden.”

    Ay Hanım anladı derhal geleni…
    Eliyle tutarak çarpan kalbini,

    Halini meydana vermemek için
    Dedi: "Ben gideyim, buraya gelsin."

    Genç geldi, oturdu Molla’ya karşı,
    Dedi ki: “Her kimin bir derde başı

    Uğrarsa sizsiniz çare gösteren;
    İşte bu ümitle size geldim ben…

    İstanbul’da doğdum, Turgut’tur adım,
    Ressamım; tabiat, büyük üstadım,

    Yaya seyyahlığa sevk etti beni;
    Her saat başında emsalsiz, yeni

    Bir güzellik görür, tebcil ederim,
    Büyük Sanatkâr'ı tehlil ederim,

    Dün yürüyor iken, önümdeki yol
    Ayrıldı ikiye: Bir sağ, biri sol…

    Soldaki nereye gidiyor, diye
    Sordum sakalı ak bir çiftçiye.

    Dedi: "Bu yol gider Kızılelma’ya…"
    Lakin ben bu sözü verdim şakaya.

    Yürüdüm, az sonra bu şehri seçtim;
    Yaklaştım, bir yerde kendimden geçtim.

    İstiğrak mı bilmem, rüya mı bilmem:
    Hem yokluk, hem varlık bir garip alem

    Bir de ne göreyim! Atlı bir peri,
    Gökten indi Cennet yapmak-çin yeri

    "Sen kimsin, bu alem neresi?" dedim.
    "Bu, Kızılelma’dır, ben perisiyim."

    Diyerek kayboldu; fakat hayali
    Çıkmıyor ruhumdan… İşte bu hali

    Size söyleyerek bir çare bulmak,
    Kızılelma’ya bir emare bulmak

    İçin size geldim; çünki her kime
    Sordumsa dediler: “ Git o hakîme;

    Sorduğum ülkeyi ancak o bilir;
    Şimdi de kendisi nah bu evdedir."

    Tasdi’ ettim; Fakat görünüz mazur,
    Çünkü bu dert bende koymadı şuur,

    Lütfedip derdime verin şifayı:
    Anlatınız bana Kızılelma’yı…

    Bu şehir neresi, yolu nereden?
    Şimdiye dek var mı oraya giden?

    Perisi melek mi, yoksa beşer mi?
    Beni kulluğuna kabul eder mi?"

    Molla dedi: “Oğlum, Türk fâtihleri
    İsterdi istila etmek her yeri;

    Fethe lâkin bir tek hedef tanırdı,
    Orayı kendine İrem sanırdı.

    Bu mev’ut ülkeye, bu tatlı yurda
    Vasıl olmak için hep bu uğurda

    Yüzlerce defalar Türklük kaynadı:
    Hind’i, Çin’i, Mısr’ı, Rûm’u kapladı.

    Bütün payitahtlara, en son Çitler'e
    Gitti; fakat asla bu meçhul yere

    Yaklaşmadı; çünkü o mev’ut ülke
    Değildi hariçte bir mevcut ülke.

    Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır;
    Fakat onun semti başka diyardır…

    Zemini mefkure, seması hayâl…
    Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal…

    Türk medeniyeti taklitsiz, safi
    Doğmadıkça bu yurt kalacak hafi…

    Çok yerleri biz fethedebilmişiz;
    Her birinde ma'nen fethedilmişiz.

    Bir kişver almışız tabiiyete,
    Uymuşuz ordaki medeniyete.

    Bazen Hindli, bazen Çinli olmuşuz;
    Arap, Acem, Frenk dinli olmuşuz.

    Ne bir Türk hukuku, Türk felsefesi,
    Ne Türkçe inleyen bir şair sesi…

    Şair, hâkîm gelmiş bizden de, çokça
    Kimi Farsi yazmış, kimi Arapça…

    Fransızca, Rusça, Çince yazmışız,
    Türkçe ancak birkaç hece yazmışız.

    Bakınız mesela: Yazmış koskoca
    Farabi Arapça, Karamzin Rusça;

    Sina, Celaleddin, Zemahşeriler
    Emeği Arap’a, Fars’a verdiler.

    Buharalı Şevket, Genceli Hüsrev,
    Firdevsi’ye yahut Sadi’ye peyrev…

    Bugün bile birçok ediplerimiz
    Frenkçe yazmayı sayarlar muciz.

    Türkçe yazanlarsa lügat paralar,
    Avrupa taklidi şeyler karalar.

    Hakiki ruhumuz, safi dilimiz
    Bağırır onlara: “Bize geliniz!

    Bizdedir fikre his, hislere hayat,
    Vicdanlara ilham, şaire kanat…”

    Zekamızı sanki kiralamışız,
    Her dilden kitaplar sıralamışız.

    Türk’ün hem kılıcı, hem de kalemi
    Yükseltmiş Arap’ı, Çin’i, Acem’i.

    Her kavme bir tarih, bir yurt yaratmış,
    Kendini başkası için aldatmış.

    Öz işini daim yarım terketmiş:
    Turfan’ı bırakmış, Orhon’a gitmiş.

    Unutmuş evvelki elifbasını,
    İlim ve fendeki itilâsını;

    Yeniden bir yazı, bir yasa düzmüş,
    Her zaman zihnini boş yere üzmüş.

    Nice defa (Kanun), (Şifa) okumuş;
    Dönmüş geri tekrar (Bina) okumuş…

    Yok tarihimiz, var tarihlerimiz,
    Bir burca girmemiş Merih'lerimiz;

    Her biri parlamış bir başka gökte…
    Aynı ruhu bulmuş yüzlerce gövde.

    Ne tarihi vahdet, ne kavmi safvet!
    Kızılelma işte buna işaret.

    Millette olsa bir gizli ihtiyaç,
    Milli vicdan bulur ona bir ilaç;

    Türk bakmamış (İrem) yahut (Sabâ)’ya,
    Demiş: “Gideceğim Kızılelma’ya.”

    Maksadı gitmektir birliğe doğru,
    Milli düşünceye, dirliğe doğru…

    Bilir bir gün milli irfan doğacak,
    Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.

    İctimai bir yurt, kavmi bir tarih,
    Edecek Türklüğü taklitten tenzih.

    Fakat kim bilir kim yol(u) açacak,
    Türklük ziyasını dehre saçacak…

    Kim bilir ne vakit deha perisi,
    Olacak bu yeni huldün Belkıs’ı.

    Bu anda bir cezbe geldi Molla’ya
    İlahi bir sesle girdi manaya:

    Pirden sual ettim: “ Sevgilim hani?”
    Dedi bana: “Önce kendini tanı!”

    Tutmuşum elinden ben nagehanı,
    Götürmüş beni bir gizli dünyaya.

    Karanlık bir tufan, seyyal bir deycur!
    Ne vücut, ne adem, ne gayb, ne huzur:

    Nâr içinden henüz çıkmamıştı nur,
    Tutulmuştu her şey kara sevdaya…

    Umman coşkun akar, biz sal içinde
    Bir yıldızböceği hayâl içinde
    Işıldar gibiydi; bu hâl içinde
    Dalmışız ikimiz aynı rüyaya.

    Salımız –Şarapnel imiş cevheri-
    Patladı, dağıldı hep misketleri,
    Sormaksızın pirden bu acib sırrı
    Dedi: Müsemmadır, geçti esmaya!”

    Misketler de bir bir patlar, onlardan
    Yeni şarapneller fırladı her an.
    Biz bunlardan biri üstünde, hayran,
    Girmekte idik bir yeni fezaya.

    Denizden ırmaklar, ırmaktan çaylar
    Doğdukça, salımız daha çok haylar,
    Kaynaktan bizim-çin ayrılan paylar
    Götürdü bizi başka mevaya.

    Salımız balonmuş, havayı deldik,
    Safralar atarak daim yükseldik,
    Nihayet Adem’in gözüne geldik
    Oradan hasretle baktık Havva’ya.

    Durmadık biz, kimi Sina’da kaldı,
    Kimi, “Erdim!” dedi, semada kaldı;
    Kimi arşa çıktı, alâda kaldı…
    Döndüler baktılar akan deryaya.

    Salımız fişenkmiş, bizi uçurdu,
    Her düşen lem'ası bir cihan kurdu;
    Kimi Londra’da, Paris’te durdu,
    Kimisi bağlandı yeşil hurmaya.

    Züleyha Yusuf’ta buldu özünü,
    Ferhat Şirin’ine dikti gözünü;
    Şerh edememişken sevda sözünü
    Mecnun kavuşmuşum sandı Leyla’ya!

    Sevda bir kanattır, uçmayan bilmez,
    Bu yolu ne atlı, ne yayan bilmez;
    Bir güzel var, hüsnü hiç pâyan bilmez,
    Tekâmül denilir bu nazlı aya.

    Salımız gönülmüş, uçtu hülyada,
    Dinlenmedik hiçbir tatlı rüyada
    Son arzumuz budur fani dünyada:
    “Türk’üz, varacağız Kızılelma’ya…”

    Turgut bu sözlerden bulmadı şifâ,
    Çıktı, gitti, gönlü dolu “Va hayfa!”

    Diyordu “Leylasız bir Mecnun gibi
    Nasıl yaşayayım söyle ya Rabbi?”

    Ay Hanım duymuştu bütün sözleri,
    Bu fikri zihninde sürdü ileri:

    “Kızılelma yokmuş, fakat lazımmış,
    Turan hayatına bu bir nâzımmış;

    Her hayal bir hakikat olabilirken,
    Var etmemek niçin bunu şimdiden?

    Mademki Türklüğün derdine derman,
    Bu imiş, ne için koşmamak heman?

    Mademki ne Hind’de, ne Çin’de imiş,
    Türklerin ruhunun içinde imiş;

    Değilmiş Arap’ta, Acem’de, Rûm’da:
    Unutulmuş kökü Karakurum’da…

    İngiliz, Fransız, Rus’ta değilmiş,
    Nereye düşmüşse biraz eğilmiş;

    Bulalım biz onu vicdanımızda
    Bir güneş yapalım Turan’ımızda.”

    Düşündü… Düşündü… Kararlaştırdı;
    Bir gün yurtçuları bütün çağırdı,

    Dedi: “Türk irfanı, serbest bir toprak
    İster ki orada eylesin işrak…

    Ne Bakû, ne Kazan, ne de İstanbul
    Bu yeni hayatı edemez kabul.

    Burada hürriyet siyasi değil,
    Orada lafzı var, manâsı değil.

    Burada Türkçeden memnu evladın,
    Orada zincirden çıkamaz kadın…

    İsviçre’de bir Türk köyü, bir şehir
    Yapalım; oradan yeni bir nehir,

    Bir irfan ırmağı aksın Turan’a…
    Irmak döner elbet bir gün ummana.

    Taklitsiz salt ibda, iktiran ile
    Doğmuş bir marifet Türklüğe şule,

    Bütün Türklüğe aynı şuleyi,
    Saçsın ki gönüller birleşsin iyi.

    Hakim, şair, edip, sanatkâr, tacir
    Hepsi bu beşikten yetişip bir bir.

    Kimisi Kaşgar’a, kimi Altay’a,
    Kimisi Kazan’a, kimi Konya’ya,

    Her biri giderek bir oymağına,
    Götürsün od, ışık Türk ocağına

    Daniş encümeni, darülfünunlar,
    Burada kök salsın, her yere bunlar

    Kollar ataraktan, aynı hikmeti
    Dağıtıp yükseltsin büyük milleti…

    (Kızılelma) olsun bu şehrin adı,
    Atalarımız hep bunu aradı…

    Pekin’e, Delhi’ye, bunun için vardık,
    Viyana burcunu bunun için sardık.

    Artık tanıyalım mefkuremizi;
    Düzelim yasamız ve töremizi!”

    Yurtçular bu fikri edip istihsan,
    Bütün ülkelere ettiler ilân.

    Ay Hanım bu işe hep servetini,
    Vakfetti, kimisi hamiyetini,

    Kimi irfanını, kimi cehdini;
    Birleşip yaptılar Turan mehdini.

    (Lozan)ın yanında bir Türk beldesi
    Şenlendi: Her fennin bir medresesi,

    Ziraat, ticaret, sanat evleri
    Yapılıp, oldu bir ümran meşheri,

    Kız, erkek çocuklar gelip doydular,
    Yeni Âdem, yeni Havva oldular.

    Yavrucuk Türkler'e açık eşiği:
    Yeni bir hayatın oldu beşiği.

    Ay Hanım yaptığı dörüt-tedrisi
    Bir müdür eline verip, kendisi

    Bakû’dan bu yeni şehre gitmişti,
    Müdürlük yükünü kabul etmişti.

    Kalbindeki aşkı uyutmak için,
    Turgud’u büsbütün unutmak için

    Gece gündüz durmaz, ikdam ederdi;
    Eksik arar, bulur, itmam ederdi.

    Fakat yüzünden de olurdu ayan:
    Gönlünde bir dert var herkesten nihan…

    Turgud’a gelince, zavallı ressam
    Her gece bir köyde ederek akşam

    Az uz gitti, dağlar, dereler aştı;
    Ülke ülke, şehir şehir dolaştı;

    “Kızılelma nerde?” diye sorardı;
    Ne bilen onu, ne düşünen vardı.

    Kaşgar’da bir sabah gördü bir ilân:
    Tepeden tırnağa titredi heman;

    Çünkü "Kızılelma" sözleri, iri
    Harflerle yazılmış; yanında biri

    Diyordu: “Kimlerse evlatlarını
    Verenler, yazsınlar ki adlarını,

    Yakında kafile çıkacak yola
    İlan ediyoruz ki malum ola!”

    Turgut heyecanla yaklaştı, baktı;
    Gözünden meserret yaşları aktı.

    Lozan civarında imiş arağı:
    Oraya dökülmüş Cennet toprağı…

    Mutlak oradadır güzel hurisi,
    Münevver Turan’ın yeni Tomris’i.

    Yıllarca uyuyan ümidi güldü;
    Çocuklarla birlik yola düzüldü.

    Vaktâ ki erişti Kızılelma’ya
    Müracaat lazım gelmişti Ay’a…

    Müdüre bir mektup yazıp gönderdi:
    Mektepte bir resim dersi isterdi.

    Ay Hanım, muavin Tomris Hanım’a
    Dedi: “Yarın getir onu yanıma;

    Şimdilik onunla biraz sen görüş…”
    Kalben dedi: “Acep çıkacak mı düş?

    Beni ilk görüşte tanıyacak mı?
    Bu bir boş masal mı, ya muhakkak mı?”

    Kim bilir ne için bir gün intizar
    Eylemek istedi, bunca ah u zar

    Güya asla kâfi değilmiş gibi:
    Kendi de bilmezdi, nedir sebebi.

    Biraz sonra Tomris geldi hiddetle,
    Dedi: “ Bu bir mecnun, hem de şiddetle,

    Kızılelma’yı bir rüyada görmüş,
    Beni de güya o esnada görmüş!

    Kişverler dolaşmış, sormuş herkese
    Bir salık vermemiş ona hiç kimse.

    Daha birçok şeyler… Deli vesselam!
    Gözü dalgın, aşkı coşkun bir adam.”

    Ay Hanım bu sözden hemen sarardı,
    Kalbini elemli bir şüphe sardı.

    Acaba rüyada gördüğü bu mu?
    Turgut sevdiğini bunda buldu mu?

    Hakikat bu ise ne büyük heyhat!
    Artık ona dûzah olacak hayat.

    Bir resim hocası olmuştu Turgut,
    Ay Hanım büsbütün sönmesin umut.

    Diyerek Turgud’a görünmedi hiç.
    Haftalar geçiyor, yanıyordu iç.

    Turgut odasına çekilir her gün
    Tomris’in resmini nakşetmek içün

    Çalışırdı, bunu Ay Hanım bilir,
    Her gün gönlü bir kat daha ezilir,

    Gizlice ağlardı; nihayet bir gün
    Denildi var imiş parlak bir düğün:

    Tomris’le Ertuğrul evlenecekmiş,
    Hatta bu perşembe günü gerdekmiş…

    Turgut işitince, yıldırım gibi,
    Bir darbeye uğrar, sarsılır kalbi.

    İntihar: Bu fikir doğar içine;
    Gider civardaki bir gar içine,

    Elinde tabanca, beynini hedef
    Etmiş, bir lâhzada olacak telef…

    Ay Hanım bu hali sezip evvelce
    Turgut’u gözetler imiş gizlice.

    Turgut, tam tetiği çekecek iken,
    Kolundan şiddetle tutarak, birden

    Dedi: “Turgut, yapma, bu iş pek günah!”
    Turgut döndü, baktı, dedi: “Sen mi ah?

    Ey Tomris Sen misin?” Ay dedi "hayır,
    Ben Tomris değilim, bana Ay çağır."

    -O halde Tomris kim? – O başka kadın.
    -Kocaya varacak o mudur yarın?

    -Evet o… - Ah lakin size çok benzer.
    -Hayır, ben kumralım, o ise esmer.

    -Gözleri mavi mi? –Bilakis siyah.
    -Demek ki ben onu görmemişim ah.

    Daima ben seni onda görerek,
    Bir insan kızını sanmışım melek,

    Fakat acep niçin görmedim seni?
    -Üç yıl evvel birgün gördünüz beni.

    Rüyada mı? – Hayır; rü’yet içinde;
    İstiğrak gibi bir halet içinde.

    "Kızılelma’ya dek" demiş bir çiftçi;
    Size müphem kalmış bu sözün içi…

    Görünce beni siz, Kızılelma’da
    Bir peri zannedip sonra rüyada

    Görünmüş gibi; bir hayâl sandınız:
    Olmuş bir vakayı masal sandınız.

    Geldiniz evime; hocamdan tedbir
    Sordunuz; rüyanız edildi ta'bir.

    Cevaplar göründü size pek donuk;
    Fakat bana açtı bir yeni ufuk.

    Düşerek işte bu tatlı sevdaya;
    Vücut verebildim Kızılelma’ya.

    Bu isimledir ki gezip her izi;
    Burada nihayet buldunuz bizi.

    -Ah şimdi anladım bu muammayı;
    Uyanık gördüğüm uzun rüyayı.

    Seni kâh huzur; kâh gaybde aradım;
    Becayiş ettiler gözümle yâdım.

    İptida gerçeği hayâl sanmışım,
    Sonra da gölgeyi cemâl sanmışım.

    Dediler; rüyetin uykuda imiş…
    Uykuda değilmiş; Bakû’da imiş.

    Evinize gelmiş sormuşum sizi;
    Denmiş bana: “Belli değildir izi.”

    Siz yapmakta iken Kızılelma’yı
    Koşmuş aramışım bütün dünyayı.

    Nihayet bulunca yine sapmışım,
    Yalvac’a, Oğanım diye tapmışım!

    Tomris’in çehresi çerçeve olmuş,
    Zihnimdeki hayâl içine dolmuş…

    Ona ait diye yaptığım resim,
    Evvelce ruhumda imiş mürtesim…

    Onu derken sizi tersim etmişim!
    İptida bana da geldi bir vehim.

    Rüya ona râci olmasın diye
    Bir gün gizli girdim sizin hücreye…

    Yaptığınız resmi gördüm anladım;
    Lâkin o güne dek hayli ağladım.

    -Ah! Ne bahtiyarlık, demek muhabbet
    Size de okunu vurmuş… - Ah, evet…

    Ulaştı bir düğün daha yarına,
    Dördü de erdiler muratlarına.

    Kızılelma oldu bir güzel Cennet:
    Oradan Turan’a yağdı saadet.

    Ey Tanrı icabet kıl bu duaya:
    Bizi de kavuştur Kızılelma’ya!…


    ZİYA GÖKALP
    Kızılelma'nın izinde, Necati Gültepe, S. 397-416


    ŞİİRLERİ