Waterfell hokey takımının kaptanı, altın çocuk Rhys Koteskiy, gecirdiği sakatlığın ardından toparlanamamıştı. Buza adım atmaya niyetlendiginde tetikleniyordu aşamadığı panik atağı.
İşte bir sabah kimse yokken geldiği buz pistinde tanıştı kendisi gibi erkenci Sadie Brown’la. Sadie artistik patinajcıydı. Oturduğu yerde nefes almakta zorlanan Rhys’ı görmek çok şaşırtmıştı O’nu. Ve Sadie’nin yardımı Rhys’a iyi gelmiş, birazcık toparlanmasını saglamıştı. İşin kötüsü, bu durumunu Anne babası dahil, hiç kimse bilmiyordu. Gittiği terapistin de faydası olmamıştı ama Sadie’nın varlığı bile iyi geliyordu parlak hokey yıldızımıza. Cünkü, o günden sonra pek çok kez bir araya gelmişler ve zorunluluktan da olsa, epey vakit gecirmişlerdi birlikte. Rhys’ın dertlerine iyi gelen Sadie’nin de ebeveyn sorunları ve sahip çıkması gereken iki erkek kardeşi vardı. Her yere birden yetişmeye çalışan Sadie, durumundan utandığı için, arkadaşı Ro dışında kimseyi hayatına almıyor, erkeklerle sadece fiziksel zevke dayalı ilişkiler yaşıyordu. Ama Rhys, tek gecelik ilişkilerin adamı değildi. Üstelik, birbirlerine zıt şartlarda yaşıyorlardı. Sadie’nin annesi onları terk etmiş, bunu kaldıramayan babası ise eviyle ve çocuklarıyla hiç ilgilenmeyen bir alkolik olmuştu. Evin geçimini de kardeşlerinin ihtiyaçlarını da, Sadie karşılamaya çalışıyordu. Buna karşılık, Rhys’ın örnek aldığı babası Max, Rus asıllı ünlü bir hokey oyuncusuydu. Ve sevimli annesi Anna’yla hala büyük bir aşk yaşıyorlardı. Oğullarını çok seviyor, her yönden destek oluyorlardı ona. Birbirlerinin hayatına girdiklerinde, ikisi de yaralı, ikisi de hassastı kısacası.
İlişkileri, bu yaralara iyi gelecek miydi?
Sadie, tek başına sırtlandığı sorumlulukları nedeniyle inşa ettiği hayatının kalın duvarlarının içine Rhys’ı kabul edecek