(Spoill)
Bazı kitaplar insana sadece bir hikâye anlatmaz, aynı zamanda insan doğasıyla ilgili rahatsız edici gerçekleri de gösterir. Körlük bence tam olarak böyle bir kitaptı. Özellikle distopik ve psikolojik yönü güçlü kitapları sevenlerin kesinlikle okuması gereken bir eser bence. Kitabı okurken sadece bir salgını değil, insanların zor durumda kaldığında nasıl değişebildiğini de gördüm. Başta yazım tarzına alışmakta zorlandım çünkü noktalama işaretleri azdı, diyaloglar karışıktı ve karakterlerin isimleri yoktu. Ama bir süre sonra bu karmaşanın kitabın atmosferine uyduğunu düşündüm.
Kitapta bir anda yayılan beyaz körlük salgını anlatılıyor. İnsanlar sebepsiz yere kör olmaya başlıyor ve toplum kısa sürede düzenini kaybediyor. Karakterlerin isimlerinin olmaması da dikkat çekiciydi. Doktor, doktorun karısı ya da ilk kör olan adam gibi anlatılıyorlar. Bence yazar bununla tek tek insanlardan çok bütün insanlığı anlatmak istemiş.
Beni en çok etkileyen karakter doktorun karısı oldu çünkü kör olmayan tek kişi olmasına rağmen bunu gizlemek zorunda kalıyor. İnsanların korku ve açlık yüzünden giderek acımasızlaşması kitabın en rahatsız edici ama en gerçekçi taraflarından biriydi. Yazarın burada medeniyetin aslında ne kadar ince bir çizgi olduğunu göstermeye çalıştığını düşünüyorum.
Genel olarak Körlük benim için hem düşündürücü hem de etkileyici bir kitaptı. Herkesin kolayca sevebileceği bir kitap olmayabilir çünkü dili ve konusu ağır. Ama insanı uzun süre düşündüren ve etkisinden çıkılmayan kitaplardan biri bence.
Macondo’dan çıktıktan sonra bile kitabın o garip ve melankolik havası uzun süre üzerimde kaldı. Kitabı okurken bazen karakterlerin arasında kayboldum çünkü gerçekten aşırı fazla karakter vardı ve çoğunun isimleri birbirine çok benziyordu buda bazı sayfaları tekrar tekrar okumama sebep oldu. Özellikle sürekli aynı isimlerin tekrar etmesi bazı yerlerde de kafamı karıştırdı ama zaman geçtikçe bunun bilinçli olduğunu hissetmeye başladım. Sanki karakterler değişse bile kaderleri, yalnızlıkları ve yaşadıkları şeyler nesilden nesile tekrar ediyordu.
Bu kitap sadece Buendía ailesini anlatmıyor aslında. Yalnızlığı, insanın kendinden kaçışını, geçmişin insanın peşini nasıl bırakmadığını ve bazı kaderlerin yıllar boyunca tekrar ettiğini anlatıyor. Her karakterin içinde ayrı bir boşluk, ayrı bir kırgınlık vardı. Ve ne kadar kalabalık olsalar da hepsinin içinde tarifsiz bir yalnızlık hissediliyordu.
Gabriel García Márquez’in anlatımı o kadar etkileyiciydi ki bazı cümleleri okurken resmen durup düşündüm. Kitapta olağanüstü olaylar o kadar normal anlatılıyor ki bir süre sonra insan her şeyi mümkünmüş gibi okumaya başlıyor. Bence kitabı bu kadar özel yapan şeylerden biri de buydu; gerçeklikle hayalin birbirine karışması.
Bazı yerlerde olayları takip etmekte zorlandım ama buna rağmen kitabın bıraktığı his gerçekten bambaşkaydı. Özellikle kitabın atmosferi insanın içine yavaş yavaş işliyor. Okurken sanki zaman kavramını kaybediyorsun.
Ve sanırım beni en çok etkileyen şey şu oldu: Kitaptaki herkes bir şekilde sevilmek, anlaşılmak ya da ait hissetmek istiyordu ama çoğu bunu hiçbir zaman tam anlamıyla bulamadı. Bu yüzden kitap bittikten sonra içimde garip bir boşluk kaldı.
Bence Yüzyıllık Yalnızlık sadece okunan bir kitap değil; hissedilen, insanın zihninde uzun süre yaşamaya devam
Yüzyıllık YalnızlıkGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202546,5bin okunma
(Spoill)
Bazı kitaplar vardır, sadece okuyup geçemezsiniz. Bu kitap benim için tam olarak öyleydi. Okurken sürekli durup düşündüğüm, bazı yerlerde karakterlerle birlikte ben de içimden konuştuğum bir kitaptı. Nietzsche Ağladığında bana bir hikâye okumaktan çok, iki insanın en derin düşüncelerine ve yaralarına tanık oluyormuşum gibi hissettirdi.
Kitapta Nietzsche ile doktor Breuer’in yolları kesişiyor. Başta doktor Nietzsche’yi iyileştirmeye çalışıyor gibi görünse de zamanla aslında ikisinin de kendi içindeki yalnızlıkla, korkularla ve geçmişleriyle mücadele ettiğini görüyoruz. Ve bence kitabın en etkileyici tarafı tam olarak buydu; insan bazen başkalarını anlamaya çalışırken kendisiyle yüzleşmek zorunda kalıyor.
Kitap boyunca yalnızlık, aşk, bağımlılık, yaşamın anlamı ve insanın kendinden kaçışı o kadar gerçek ve derin anlatılmış ki bazı yerlerde resmen durup düşündüm. Özellikle konuşmalar çok etkileyiciydi. Altını çizmek istediğim o kadar fazla yer oldu ki… Bazı cümleler gerçekten insanın içine oturuyor.
Nietzsche karakteri bana çoğu zaman çok güçlü görünmeye çalışan ama aslında içten içe çok kırılmış biri gibi geldi. Breuer ise insanları iyileştiren bir doktor olmasına rağmen kendi içindeki boşluğu taşıyordu. Bu yüzden kitapta hiçbir karakter tamamen güçlü ya da tamamen iyi hissettirmiyor; hepsi çok gerçek geliyor.
Bazı bölümleri düşünsel olduğu için yavaş ilerlese de kitabın verdiği his gerçekten bambaşkaydı. Bence bu kitap sadece felsefe ya da psikoloji kitabı değil; insan ruhunun yalnızlığını anlatan çok özel bir kitap.
Kitap bittikten sonra bile bazı cümleleri ve hissettirdiği o ağır duyguyu uzun süre unutamadım. Özellikle insanın kendi içinde verdiği savaşların ne kadar görünmez olduğunu çok güzel anlatıyordu. Bazen bir insanın dışarıdan ne kadar güçlü