Korku Kültürü içinde yetişmiş biri, hayatının anlamının ne olduğunu başkalarından öğrenir. Kişi olgunlaşıp Değerler Kültürü içinde yaşamaya başlayınca yaşama anlam veren inanç ve değerleri kendisi seçer ve kendi tanıklığının gücünü keşfeder. Böylece "El âlem ne der?” kaygısı gücünü kaybeder ve onun yerine "Ben ne derim?” sorumluluğu güçlenir. Böyle birinin evlilik konusunda da kafası berraktır. Aşağıdaki soruların cevaplarını açık seçik görmeye başlar:
Evleniyorum mu, evlendiriliyorum mu?
Evlilik kararım bir seçim mi, yoksa geçmişime ya da içinde bulunduğum ortama bir tepki mi?
Evlilikle ilgili beklentilerim benim beklentilerim mi, yoksa farkına varmadan bana yüklenen "kültürel şablonun” beklentileri mi?
Evliliğimde çocuk istiyor muyum?
Anne-baba olmanın sorumluluğunu almaya kendimi hazır hissediyor muyum?
Evlendiğim kişiyle, eşit koşullarda hayatı birlikte yaşamak mı istiyorum, yoksa onun sahibi olup onu kullanmak mı istiyorum?
Hangisi benim için önemli; herkesin haftalarca konuşacağı şaşaalı bir düğün mü, yoksa iki gönlün buluşacağı bir yuva mı?
Evliliğin amacı ne; dövüş, çekişme içimde üstünlük sağlamak mı, yoksa birlikte yaşayacağımız yaşamın müziğinde birlikte dans etmek mi?
Bir kitabın ucunun kırışması bile içini burkarken insanın yanarken görmek nasıl bir histir diye düşünmeden edemedim kitabı okurken. Derinden etkiledi beni Fahrenheit 451. Kitap okumak, bir yazarla tanışmak büyük bir zenginlik ve her fikir her kitap bir insan tanımak imiş. Tüm bunlardan mahrum kalmak nasıl hissettirirdi, uyuşmuş bir yaşam nasıl oldurdu?
Kitap okumanın bulundurmanın yasak olduğu, manyaklık olarak tasvir edilen bir dünyanın resmini çiziyor bu kitapta. Sadece ekranın olduğu, düşünmemek ve var olmanın sancısını hissetmemek için "mutluluğun" tek hedef olduğu sahte bir dünya yaşamında çekilen uyku problemleri, riskli davranışlar (hız) ile haz arayışı, içi boşaltılmış iletişimleri tek tek vurgulamış yazar. 50 lerde kaleme alınan bu kitap günümüz açısından da güncelliğini korumakta.