David D. Burns'ün İyi Hissetmek kitabında da geçen bir araştırma sonucunu paylaşmak istiyorum. Sunum yapmaya hazırlanma amacıyla yaygın olarak yaptığımız şey, çıkıp iyi bir konuşma yaptığımızı tasavvur etmek. Fakat en başarılı sunumu kötü bir konuşma yaptığımızı hayal ettiğimizde gerçekleştiriyoruz. Bu nedenle de tavsiye edilen bu. Sunum yapmadan önce, sunumu yaptığımız, yapabileceğimiz
en kötü şekliyle canlandırmak zihnimizde.
Peki bu neden oluyor? Neden iyi değil de kötü konuşma İhtimalimizi tasavvur ettiğimizde en iyi performansımızı göstermeye yatkın oluyoruz? Mutlaka farklı şekillerde de açıklanabilir ama şahsi fikrim şu yönde: Mümkün en kötü senaryoyu görüyoruz önceden çünkü. Kötü bir sunum yapmanın dünyanın sonu olmadığı, gördüğümüz. "Kötü bir resim astım ve hiçbir şey olmadı. Yer yerinden oynamadı.” diyebiliyoruz kendimize.
Kitabın bir kısmına kadar uzun betimlemeler beni yordu ve nereye bağlanacak acaba diye merakla devam ettim. Ancak vavv dediğimi söyleyemeceğim. Araştırmalardan yola çıkılarak hazırlanmış 90 lı yılları anlatan bir roman olmuş.
Hizbullahçı bir tetikçinin ana karakter olarak karşımıza çıktığını görüyoruz, aynı zamanda o dönemde isimler verilmese de kadın gazeteci, Diyarbakır emniyet müdürü gibi faili meçhule kurban gitmiş aydınlara da atıf yapılıyor. Bir dönem devletin pkk ya karşı Hizbullah ile birlikte hareket edişine, istihbaratta emniyette dönen yolsuzluklara da göndermelerde bulunuyor. Onurlu gazetecilere de nasıl haber yaptırılmadı gerçeğine dokunuşlar var. Karakterin düşünce sistemini yaşam öyküsü ile birlikte alsak da derin bir psikolojik tahlil göze çarpmıyor.
İyi bir anlatım ancak biraz yavan kalmış sanki
Korku Kültürü içinde yetişmiş biri, hayatının anlamının ne olduğunu başkalarından öğrenir. Kişi olgunlaşıp Değerler Kültürü içinde yaşamaya başlayınca yaşama anlam veren inanç ve değerleri kendisi seçer ve kendi tanıklığının gücünü keşfeder. Böylece "El âlem ne der?” kaygısı gücünü kaybeder ve onun yerine "Ben ne derim?” sorumluluğu güçlenir. Böyle birinin evlilik konusunda da kafası berraktır. Aşağıdaki soruların cevaplarını açık seçik görmeye başlar:
Evleniyorum mu, evlendiriliyorum mu?
Evlilik kararım bir seçim mi, yoksa geçmişime ya da içinde bulunduğum ortama bir tepki mi?
Evlilikle ilgili beklentilerim benim beklentilerim mi, yoksa farkına varmadan bana yüklenen "kültürel şablonun” beklentileri mi?
Evliliğimde çocuk istiyor muyum?
Anne-baba olmanın sorumluluğunu almaya kendimi hazır hissediyor muyum?
Evlendiğim kişiyle, eşit koşullarda hayatı birlikte yaşamak mı istiyorum, yoksa onun sahibi olup onu kullanmak mı istiyorum?
Hangisi benim için önemli; herkesin haftalarca konuşacağı şaşaalı bir düğün mü, yoksa iki gönlün buluşacağı bir yuva mı?
Evliliğin amacı ne; dövüş, çekişme içimde üstünlük sağlamak mı, yoksa birlikte yaşayacağımız yaşamın müziğinde birlikte dans etmek mi?