İslâmi öğretide, bu söylediklerimizle bağıntılı olan ilginç ve önemli bir husus vardır: sözlük anlamı "açılış" olan Fatiha suresinde, yani Kur'an'ın birinci suresinde sözü edilen "doğru yol" (Strat-t mustakim), Lao-tseu'nin "Te"si gibi, "doğru (ya da düz)" olması ve yükselmek (kalkmak) anlamına gelen "kam" kökü uyarınca burada dikey yönün söz konusu olduğu tasavvur edilmelidir. Böyle olduğunda, bu "doğru yol"un "Dalâlette olanların ya da Tanrı'nın gazabına uğrayanların değil de, Tanrı'nın lütfuna mazhar olanların yolu" olarak tanımlandığı sonuncu ayetin anlamı kolayca anlaşılabilir. İlahi lütfa mazhar olanlar varlıkları evrensel (ilahi) irade ile uyum içinde olarak "Göğün etkinliği"ne (activitè du ciel) doğrudan muhatap olanlar ve bu etkinlik tarafından yüksek hållere ve bütünsel tahakkuka yöneltilenlerdir. Öte yandan, gazabın lütufa doğrudan zıt oluşu nedeniyle, gazap da dikey eksen vasıtasıyla tahakkuk eder. Fakat, inici yöndedir, aşağı hallerle ilişkilidir. Bu semavi yolun (cennet yolunun) zıttı olan cehennem yoludur ve bu iki yol dikey eksenin beşeri hålden itibaren, biri yukarı diğeri ise aşağı yönde olmak üzere, ayrıldığı yarılarını oluştururlar. Nihayet, sözcüğün özgün anlamında, delâlette olanlar insanların çokluk ve çeşitliliğe kapılmış olan ve "Merkezdeki Ağaçın etrafına sarılmış olan yılanın kıvrımlarıyla temsil edilen tezahür devrelerinde yanılgı içinde başıboş dolaşan çoğunluğudur.
Anna Freud, ego-çekilmesi olgusunu tanımlarken şöyle yazıyor:
Diğer ret ve vazgeçme formları gibi, bir 'acı'yı önleme yöntemi olarak ego-kısıtlanması, nevroz psikolojisine değil, ego gelişimin olağan sürecine dahil edilir. Genç ve esnek egonun herhangi bir etkinlik alanından geri çekilmesi, bazen daha üstün bir alanda yoğunlaştığı başka bir etkinlikle dengelenmektedir. Ne var ki, böyle bir ego katılaştığı ya da acıya karşı belli bir tahammülsüzlük eşiğinde duraksadığı ve böylece saplantı halinde belli bir kaçış yöntemine sıkı sıkıya bağlandığı zaman, işte bu durumda, benimsediği bu çekilme, artık bozuk ve kusurlu bir gelişmenin belirtisidir. Bir tutumu, bir vaziyet alışı bir başkasıyla durmadan değiştirerek gittikçe sivrilir, yoksullaşır ve sonunda katı bir tek yanlılıkta karar kılar. Son derece daralmış ilgi alanı içinde başarabileceği çok az şey vardır artık
Bizi bir kim sever? Bizi bir tek belediyeler sever. Valla, pek severler bizi. Oy atıyoruz ya onlara, bayılırlar bize. İhtiyarlara o bedava, bu bedava diye sayıp dururlar. Hani şey yapıyorlar ya; neydi adı? Etkinlik mi, neyse işte... Ben bir kere gittim.
Bir şey sandım da gittim. Kapımıza kadar gelip de çağırdılar. “Mutlaka gelin teyzedm" dedi gelen kız. E, ayağımıza kadar gelmiş, gitmemek olmaz, dedim. Gittim. Altmış beş yaş üstü için şiir yazma günüymüş. Boş kâğıt verdiler, şiir yazacakmışız. Oldu. Hiç işimiz yoktu. Tamam işimiz gücümüz yok ama o kadar da aylak değiliz. Neyse yazdık bir şeyler. Ben mani yazdım. Mani mi türkü mü bilmem... Şiir gibi bir şey işte.
“Laleler safa safa,
lale koydum mushafa,
akranların evlendi,
evde kaldın Mustafa.”
Mahmud Derviş Şam'a varınca, şehir merkezine yakın küçük bir otele yerleşti. Şehre geldiği duyulmuştu elbette ve kısa süre sonra Şam Üniversitesi'nin konferans salonunda onun için büyük bir etkinlik düzenlendi. Şiirlerini okuyacak ve gençlerle sohbet edecekti. Öylesine bir kalabalık vardı ki, etkinliği futbol stadyumuna taşımak zorunda kaldılar, gelenlerin konferans salonuna sığması mümkün değildi. Futbol stadyumu dahi tıka basa doldu ve mısraları o akşam binlerce insanın alkışları eşliğinde yankılandı gecede.
Öyle inanıyorum ki, ölüme karşı savaş, koşul tanımayan inatçı bir yaşam isteği, bütün seçkin kişilerin etkinlik ve yaşamlarının kaynağını oluşturmuştur.
Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. Beyin incelemeleri, bir eylemle ilişkili etkinlik şablonunun beceri arttıkça değiştiğini, beynin daha az sayıda bölgesinin etkinleştiğini ortaya koyuyor.