Bir zamanlar tutkuların vardı ve sen kötü dedin
onlara. Fakat şimdi sadece, tutkularından beslenmiş erdemlerin var. En yüce hedefini bu tutkuların kalbinde yeşerttin;
onlar senin erdemlerin ve sevinçlerin oldu.
Ve hemen parlayanlardan ya da şehvetlilerden, bağnazlardan ya da intikam düşkünlerinden olsan da sonunda tüm tutkuların erdemlere, tüm şeytanların meleklere dönüşecek.
Dünyanın çeşitli kıta ve ülkelerinde insanların tarih öncesi gelişmeleri ile uğraşan yetkili bilginlerin ortaklaşa yazdıkları bir eserde "Milletlerin eriyip kaynaştığı potada, Anadolu'da ilk yerleşmeler" başlığı altında memleketimize ayrılan bölümde deniyor ki: Tunç Devri'nde Anadolu köy ve kentlerinde evlerin temelleri taş, duvarları kerpiç, damları düz ve toprakla örtülü imiş. O zamanlar da herhalde damların bacaları üzerinde baharın bir leylek gelir yuvasını kurarmış, diye de muziplikten kendini alamayan yazar, 3 bin yıl önceki Anadolu köylerinin, şimdikilerden pek farklı olmadıklarını söyledikten sonra, o zamanlarda o köylülerin hayvancılık ve rençperlikle uğraştıklarını, onların da koyun, keçi ve sığır beslediklerini, atları olmadığını, fakat evcil hayvan sürülerini koruyan köpekleri olduğunu söylüyor.
Şam'a döndüğümüz vakit birçok yeni şeyler öğrenmiş, yeni silah tecrübelerinde bulunmuş, Krupp'un kaynar demir ırmağını ve Kil'deki toprak istiflerini görmüş fakat bir şeyi, zafer ümidini son damlasına kadar kaybetmiştim.
Batıyorduk.
“Fakat evrenin doğası bir kötülüğün farkına varmışsa, cehalet ya da bilinçsizlikle bir hataya düşmez, bunu hatalı bir şekilde bırakmaz. Evrenin doğası ve kötülükler ayrım gözetmeksizin hem iyi, hem de kötü insanların başına gelir.”
“Fakat tanrılar vardır ve insanları umursarlar ve insan kuşkusuz kötülüklere rastlamaz, zira tanrılar insanı her türlü kötülükten korur. Eğer geri kalan şeyler arasında herhangi kötü bir şey varsa ve tanrılar hunu öngörmüşlerse, o kötülüğün insana rastlamaması için her şeyi yaparlar.”