Murathan Mungan’ın yerel ağzı, töreyi, geleneği, aşkı ve hepsinin üstündeki parayı ve gücü çok iyi işlemiş senaryo/romanı.
En basitçe; ezidi bir kadın ile müslüman bir erkeğin imkansız aşkı. Daha derinlerde, satır aralarında, din-dil-ırk fark etmeksizin kadın’ın değersizliği, devletin adaletsizliği ve kutsallığın/göreneğin bile üstünde olan para ve güç meselesi.
Günümüzde bile var olan, sürüne sürüne modern hayatın içine de sızmış kadının aşağılanmasını neredeyse tüm köylülerin diyaloglarında görüyoruz. Ancak bir diyalog var ki hiçbir giz-sır ihtiyacı gözetmeksizin dimdirek ve apaçık cinsiyetler arası uçurumu gösteriyor bize. Evlenmeye gönlü olmayan Mahmud’un abisinin sözlerinde görüyoruz bu uçurumu: “Kız olsan başın yumruklayıp verirdik seni, lakin er kişisin, rızan gerekir.” Değil evlilik için rıza, kadınların hür iradesiyle ölmeyi seçmeleri bile kendi kararlarına bırakılmayacak kadar ‘erkeğin’ elinde. Ne diyordu Yezida’nın kardeşleri; “Mademki gözün ölümler bağlanmış gayrı, bizden bunu esirgemeyesin…Çık dairenden Yezida, hemen vuracağız seni! Bizi ele güne karşı başı eğik etme!”
Murathan Mungan’ın bir noktada Ezidi’lik inancına ilişkin en büyük yanılma olan “ateşe tapınma” olayına değinmesini beklerdim. Belki ‘köyün delisinden’ çıkacak bir diyalog, belki bir anlatı ile aslında ezidilerin ateşe tapmadıklarını bunun da diğer birçok bilinmeyene atfedilen iftiralar gibi doğru bilinen yanlışlardan olduğunu anlatmasını beklerdim okuyucuya. Fakat bunu yapmamakla kalmayıp üstelik sahne dekorları ve açılışlarında bu yanılgıyı destekleyecek betimlemeler bulunuyor kitapta. Bu çaba belki de yerel halkın gözüyle yazılmaya çalışılmasından ötürü, ama benim kitapla ilgili tek negatif yorumum bu oldu.
Bu küçük detaya takılmazsak eğer, köy ağasının din/töre/dil/gelenek