Ölçülülük, insanın doğa tarafından kendisine çizilen sınırları aşmaması ve gücü içinde olmayan şeyleri elde etmeye çalışmamasıdır. Yürek ferahlığı veya ruh huzurunu sağlayabilecek en önemli şeyler, hazda ılımlılık ve doğru ölçüler peşinde koşmaktır.
Sanatçı-devlet kurucularını harekete geçmeye ve insan sürülerini siyasi bir düzene sokmaya iten özgürlük veya hakimiyet içgüdüsünün, tam da sanatçı-devlet kurucularının bireylerde kontrol altına almaya çalıştıkları içgüdünün aynısı olması tuhaftır; devletin bekasını sağlamak amacıyla özgürlük içgüdüsünü içselleştirmeleri için insanları disipline sokarlar
Kendileri kara vicdandan azade olsalar da, sanatçı-devlet kurucuları, kara vicdandan sorumludurlar. Çünkü insanların yırtıcı içgüdülerini disiplin altına alarak veya onları zalimce bastırıp, insanların toplum içerisinde beraberce yaşamalarını sağlayan zorunlu bir araç, bir siyasi kontrol aracı olarak kara vicdanı tebaalarına ve vatandaşlarına usul usul aşılarlar.
"Devlet, gece bekçisi gibi yurttaşlarının fiziksel ve ekonomik güvenliğini sağlamalı ama nasıl mutlu olacaklarına karar vermeyi onlara bırakmalıdır." Robert Nozick
Batı'da laiklik, ekonomik-toplumsal-siyasal bir süreç sonucunda ortaya çıktı ve kurumlaştı. Ama laikliği günümüzde de "çağdaş toplumlar" için vazgeçilmez kılan iki temel neden var: 1) Dine dayalı devlet, özgür düşünceyi, bilimsel gelişmeyi, değişen koşullara uygun yeni kurum ve kuralların konulmasını zorlaştırmakta, hatta engellemekledir; 2) Dine dayalı devlet, iktidardaki "tek inanç"ın dışındaki inanç gruplarına aynı haklan tanımadığı için, farklı inançtan toplum kesimlerinin "barış içinde" yaşamaları olanağını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır, din ve mezhep savaşlarını kolaylaştırmaktadır.
Bu anlamda laiklik, farklı inançtan
bireylerin -eşit haklara sahip- "yurttaş"lar olabilmelerinin, bir "ulus" oluşturabilmelerinin ön koşuludur. Bir "ulus" olmadan "çağdaş"laşabilen toplum ise yoktur.
Laikliği bir "toplumsal zorunluk" olarak gündeme getiren bu iki neden, elbette ki Türkiye için de geçerliydi. Osmanlı Devleti'nin "yükselme" döneminde, dinsel iktidar da siyasal iktidara -yani padişaha bağlıydı. Ama ne zaman ki durum tersine döndü ve siyasal iktidarın güç yitirmesinden yararlanan dinsel güçler etkilerini arttırdılar; "din" toplumun çağa ayak uydurmasını engelleyen bir kurum görünümü kazandı. Örneğin, Gutenberg'den birkaç yıl sonra Türkiye'de de ilk basımevi kurulduğu halde, bunun sadece Museviler ve Hıristiyanlar için kullanımına izin verildi.
1566 yılında, padişahın baş çevirmeni Ali Bey, Tevrat ve incil'i "halk Türkçesi"ne çevirdi ve basıldı. Ama Müslüman halkın Kuran'ı kendi dilinden okuyup anlayabilmesi, ancak 1930'lardan sonra -yani laik Türkiye'de- gerçekleşebildi. Müslüman Osmanlıların da basımevini kullanabilmeleri için, Şeyhülislam ancak Gutenberg'den 270 yıl sonra fetva verdi.
İlk gözlemevi, 1580 yılında -Şeyhülislamın fetvası ile- dine