Samuel Beckett’in Molloy ve Malone Ölüyor ile başlayan yıkıcı üçlemesinin son durağı olan Adlandırılamayan kitabının sonuna geldim. Edebiyatın sınırlarının tamamen buharlaştığı, bedenin, mekânın ve hatta kimliğin ortadan kalktığı bir sıfır noktasının doruğunda kitap sona erdi. İlk kitapta çürüyen ve sürünen beden, ikinci kitapta bir yatağa hapsolmuştu. Bu son kitapta ise beden tamamen kayboluyor; geriye sadece hiçliğin ortasında, karanlıkta asılı kalmış, durmadan konuşmak zorunda olan bedensiz bir ses kalmış.
Adlandırılamayanda ki ses, zaman zaman kendini kolları ve bacakları kesilmiş, bir restoranın önündeki menü tabelasının altında bir kavanoza yerleştirilmiş "Mahood" adında bir varlık olarak kurguluyor. Zaman zaman da hiç doğmamış, karanlıkta sürünen kör bir solucan olan "Worm" olduğunu iddia ediyor.
Dış dünyayla bağlarını asgariye indirmiş, insan yüzlerinden kaçan ve sadece bir atölyenin sınırlarına hapsolmuş bir zihnin içerisinde militli hissettim kitabı okurken kendimi.
İşin ilginç yanı ise kitabın en trajik paradoksunda yatıyor: Ses, susmak ve sonsuz bir hiçliğe gömülmek ister; ancak var olabilmek için kelimelere mahkûmdur. Üstelik kullandığı bu kelimeler bile ona ait değildir; "Ötekiler" (toplum, din, kurallar, tarih) tarafından ona zorla öğretilmiş, ağzına tıkıştırılmıştır. Kendi dilini bulamadığı için sürekli başkalarının kelimeleriyle geviş getirir.
Bu durum, sanatından ve müşterilerin siparişlerinden iğrenen, ilhamdan yoksun ama hayatta kalmak (kirayı ödemek, bedeni doyurmak) için o mekanik portreleri üretmeye devam etmek zorunda kalan bir ressamın durumuyla büyük bir felsefi akrabalık taşır. Çizilen her bir portre, tıpkı kitapta ki sesin kurduğu her bir cümle gibi, sanatçının kendisine ait olmayan, başkalarının (müşterilerin) dayattığı bir yabancılaşma