Harun Gülle

Harun Gülle
@felsefeokuru
Felsefe
İzmir
İzmir, 1995
8 kütüphaneci puanı
994 okur puanı
Ekim 2017 tarihinde katıldı
Mümkün dünyaların en iyisi ve de en kötüsü.
9/10
·136 syf.··
Beğendi
·
2026 46. kitabı
·
49 günde okudu
·
Okunma: 27 Haziran 2026 13:06
1759 yılında yayımlanan Candide, edebiyat tarihinin en zeki ve en sivri dilli metinlerinden biri olmuştur. Gottfried Leibniz'in "mümkün dünyaların en iyisi" felsefesini hedefe koyan bu felsefi roman, dışarıdan baktığımızda naif bir gencin maceralarını anlatsa da aslında dönemin dogmalarına, körü körüne inançlarına ve anlamsız savaşlarına açılmış bir isyan bayrağıdır. Bu yüzden de eser defalarca sansüre uğramış ve Voltaire ölüm tehditleri almıştır. Nasıl ki günümüzde medya güçlülerin elindeyse o dönemde de gazeteler ve dergiler kilise ve monarşinin onayından geçmek zorundaydı. Kalkıp da din eleştirisi ya da kralı eleştirmek kimin haddineydi ki! Neyse ki günümüzde böyle şeyler yaşanmıyor. Kitabın özellikle kara mizah kısmını çok beğendim. Öyle ki Voltaire'in Pangloss karakteri üzerinden yaptığı felsefi hiciv tek kelimeyle kusursuz. Karakterlerin başına depremler, savaşlar, hastalıklar ve engizisyon işkenceleri gelirken Pangloss'un hâlâ "her şeyin en iyi amaç için gerçekleştiğini" savunması, toksik ve pasif bir iyimserliğin ne kadar tehlikeli olabileceğini harika bir şekilde gösteriyor. Bir diğer değinmek istediğim hususta şu; 18. yüzyılda yazılmış felsefi bir metin olmasına rağmen inanılmaz bir akıcılığa sahip. Almanya'dan Lizbon'a (özellikle 1755 Lizbon Depremi'nin kitaba entegre edilişi çok çarpıcıydı), Güney Amerika'daki ütopik El Dorado'dan İstanbul'a kadar uzanan macera, aksiyon filmi hızında ilerliyor gibiydi. Voltaire araya asla sırıtmayan çok güzel felsefi göndermeler de bulunmaktan da çekinmiyor. Bunların haricinde beğenmediğim kısımlara da değineyim biraz. İlk olarak gözüme batan kısım karakterlerin tek boyutlu olması oldu. Karakterlerin kanlı canlı insanlardan ziyade, Voltaire'in fikirlerini çarpıştırdığı piyonlar gibi hissettiriyor. Örneğin Cunégonde, hikâye boyunca
Candide ya da İyimserlikVoltaire · İş Bankası Kültür Yayınları · 20257,1bin okunma
Retorik Bir Eylem Olarak Kurmaca
9/10
·544 syf.··
Beğendi
·
2026 45. kitabı
·
37 günde okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 21:59
Booth’un Kurmacanın Retoriği adlı eseri, edebiyat eleştirisi ve anlatıbilim alanında bir dönüm noktası kabul edilmiş. 1961 yılında yayımlanan bu çalışma, özellikle modernizmin yazarın yokluğu veya yazarın tarafsızlığı gibi dogmalarına karşı geliştirdiği argümanlarla kurmaca metinlerin nasıl işlediğini yeniden tanımlamasıyla özellikle yazar adayı olan herkesin mutlaka okuması gereken bir eser. Çünkü kitabın en can alıcı noktası, yazarın metinden tamamen silinebileceği iddiasına yönelik güçlü itirazıdır. O dönemde popüler olan yazarın kendi eseriyle arasına mesafe koyması veya nesnellik çabalarının aslında başka bir retorik strateji olduğunu savunuyor. Ayrıca Booth bu eseriyle edebiyat literatürüne güvenilmez anlatıcı kavramını kazandırmıştır. Bir anlatıcının, yazarın veya eserin genel etik değerlerinin perspektifiyle çatıştığı durumları analiz ederek, okurun metni nasıl anlamlandırması gerektiğini açıklıyor. Bence bu son derece önemli bir unsur. Booth, gerçek yazarla metin içindeki sesi de birbirinden ayırıyor. İmgesel yazar, metnin içindeki değerler dizisini ve anlatım tarzını belirleyen, yazarın kendi kimliğinden bağımsızlaşmış edebi varlıktır ona göre. Okur, anlatıcıya güvenmese bile bu üst yazarın rehberliğine başvurmuş oluyor. Booth bununla da kalmamış, teknik analizle felsefi sorgulamayı birleştirir. Özellikle Jane Austen, Henry James ve James Joyce gibi yazarlar üzerinden yaptığı çözümlemeler, metinlerin nasıl inşa edildiğini anlamak için muazzam bir kılavuzdur. Son olarak toparlamak gerekirse Kurmacanın Retoriği, sadece roman yazarları için bir el kitabı değil, aynı zamanda ciddi bir okur için bir gözlüktür de bana göre. Okura, elindeki metnin neden kendisini belirli bir şekilde hissettirdiğini, hangi teknik oyunlarla yönlendirildiğini ve yazarın metin içindeki etik
Kurmacanın RetoriğiWayne C. Booth · Metis Yayıncılık · 201233 okunma
Parçalanmış Bir Yüz, Sinematik Bir Kurmaca
6/10
·112 syf.··
2026 44. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 00:04
Antoni Casas Ros'un Almodóvar Teoremi, trajediyi edebiyatın ve sinemanın filtrelerinden geçirerek güzelliğe dönüştürmeye çalışan ve 2008 yılında İspanya'da en iyi ilk roman ödülüne layık görülen, yazarın kendi yaşadığı gerçek bir yıkımı merkezine alarak bizleri kimlik, fiziksel görünüm, aşk ve sanat üzerine düşünmeye zorlayan; görünürde çarpıcı ancak içeriğinde o kadar da bir albenisi olmayan bir eser. Uzun bir giriş oldu :) Kitap bir otobiyografik eser. Casas Ros'un yirmi yaşındayken geçirdiği korkunç bir trafik kazasına dayanıyor anlatı. Matematik eğitimini tamamlamasını kız arkadaşı Sandra ile kutladığı bir gecenin dönüşünde, aniden yola fırlayan bir geyiğe çarpmamak için direksiyonu kırarken kaza yapıyorlar. Bu kaza kız arkadaşı Sandra'nın hayatına mâl olurken Antoni'nin yüzünü tamamen parçalıyor. Sayısız estetik operasyona rağmen yüzü kendi deyimiyle Picasso'nun kübist tablolarına benzeyen, bakması zor bir halde kalıyor. "İnsanın bir hayatı olması için bir yüz gerekir," diyor yazar. Bu travma, Antoni'nin 15 yıl boyunca kendisini bir eve kapatmasına, dış dünyayla ilişkisini kesmesine ve çok parlak olan matematik kariyerini bırakıp edebiyata sığınmasına neden oluyor böylece ve yazar o yüzüyle dışarı çıkamadığı için edebiyata sarılıyor ve bu kitabı yazmaya karar veriyor. Kitabı sıradan bir acı günlüğünden çıkarıp çok katmanlı bir anlatıya dönüştüren detay, kurmacanın metne ustalıkla dahil olmasıydı bana göre. Antoni, geçmişini ve yüzsüz bir adamın hikâyesini yazmaya başladığında, ünlü İspanyol yönetmen Pedro Almodóvar'ın bu kitabı filme çekmek istediğini hayal ediyor. Hayatının geri kalanını ve yazım sürecini, sanki Almodóvar'ın kamerasından çıkmış bir senaryo gibi kurgulamaya başlıyor. Almodóvar sinemasının o cesur, ötekileştirilmiş olanı kucaklayan ve
Almodovar TeoremiAntoni Casas Ros · Sel Yayıncılık · 2013949 okunma
Puan vermedi·605 syf.··
2026 43. kitabı
Herkese merhaba arkadaşlar. Bugün yazmış olduğum 4. kitap ile karşınızdayım. Edebiyat dünyasında insan psikolojisinin karanlık dehlizlerine inmeyi hedefleyen, varoluşsal krizleri ve modern kent yaşamının birey üzerinde yarattığı yıkıcı yabancılaşmayı merkeze alan eserler, okurun kendi iç dünyasıyla yüzleşmesi adına son derece güçlü birer ayna işlevi görmektedir. "Kime Güvenir İnsan" romanımda, modern insanın aidiyetsizlik hissini, ihanet döngülerini ve travmaların bireyler üzerindeki yıkıcı etkilerini detaylı bir şekilde masaya yatırmaya çalıştım. Ana karakter Kalender’in gözünden şehir; insanların kendi öz benliklerini yitirip toplumun beklentilerine göre şekil aldığı sentetik bir "dökümhane" olarak betimlenir. Sokaklardaki neon tabelalar, birbirine karışan müzik sesleri, insanların sahte kahkahaları ve tüketim çılgınlığı, bireyin kendi içindeki boşluktan kaçışının birer enstrümanı olarak sunulur. Kalender, modern kent insanını "Bukalemunlar Kastı" olarak adlandırır. Bu kast, sürekli şekil değiştiren, toplumdan onaylanmak için sahte maskeler takan, sessizlikten ölümüne korkan ve kendi başlarına kaldıklarında bir hiçliğe dönüşeceklerini bilen kitleleri temsil eder. Metrodaki bakışlara göre duruşunu değiştiren, kafelerde başkalarının gözünde var olmak için şekilden şekle giren bu kalabalıklar, Kalender'in modernite eleştirisinin merkezinde yer alır. Buna karşılık, sokaklarda yaşayan, sistemin dışına itilmiş, modası geçmiş paltolarla yürüyen ve değişmeyi reddeden bireyleri ise "Yontulmamışlar" olarak tanımlar. Yontulmamışlar, toplumun gözünde zavallı, marjinal veya başarısız görünseler de, Kalender’in gözünde kendi "Ben"liklerini koruma cüretini göstermiş, akışkanlığa direnen katı ve özgür heykellerdir. Kitabın yazarı olarak açıkça şunu da söylemek istiyorum: "Kime
Edebiyat & Roman
Kime Güvenir İnsan?Harun Gülle · Cinius Doğrudan Yayıncılık · 20261 okunma
Samuel Beckett Külliyatı #7
7/10
·192 syf.··
Beğendi
·
2026 42. kitabı
·
21 saatte okudu
·
Okunma: 12 Nisan 2026 16:03
Murphy’nin hayattaki tek bir amacı vardır: Bedeninden ve dış dünyadan tamamen kopup kendi zihnine kaçmak. Dış dünyanın o büyük, çiçek açan, vızıldayan karmaşasından iğrenir. Toplumun ondan beklediği o saçma sapan çalış, para kazan, saygın ol dayatmalarından kurtulmak için kendini çırılçıplak sallanan bir sandalyeye bağlar ve sallanarak bir tür transa, zihinsel bir hiçliğe, sadece kendisiyle baş başa kaldığı o küçük dünyasına ulaşmaya çalışır. Bununla da sınırlı malmaz; insanlarla yüz yüze gelmemek için o atölyenin rutubetli duvarları arasına kapanan, dışarıdaki gerçek hayatın kaosundan kaçıp dünyayı sadece kendisine postalanan o fotoğraflardaki donuk yüzlere indirgeyen asosyal bir zihnin yaşadığı klostrofobik kriz, tam olarak Murphy’nin bu sallanan sandalyesinde vücut bulur. Atölye, tıpkı Murphy'nin kendi zihnine kurduğu o sığınak gibi, hem dışarıdaki o tahammül edilmez kalabalıktan (müşterilerden, "İnsan ve ''Herkes''"ten) koruyan kusursuz bir kalkan hem de insanı yavaş yavaş felç eden bir hapishanedir. Murphy'nin sandalyede sallanırken hissettiği o uyuşukluk, bir ressamın insan yüzlerinden kaçarak sadece boyaların ve fırçaların o mekanik ritmine gömüldüğü anki uyuşukluğun ta kendisidir. Romanın en trajikomik kırılması ise gerçekliğin o kaba gerçekliğinde gelir: Murphy, sadece kirasını ödemek, sevgilisi Celia'yı susturmak ve bedensel olarak hayatta kalmak için o çok tiksindiği çarka boyun eğmek, bir iş bulmak zorundadır. Kendini bir akıl hastanesinde hasta bakıcı olarak bulur. Bana göre işin çarpıcı yanı, Murphy oradaki akıl hastalarına büyük bir imrenmeyle bakar; çünkü hastalar, dış dünyayla bağlarını tamamen koparmış, o muazzam ve mutlak izolasyonu başarmışlardır. Sanatçının sanatsal bir ilham veya coşkudan tamamen yoksunken, salt kirayı ödeyebilmek için o nefret ettiği
MurphySamuel Beckett · Ayrıntı Yayınları · 2015678 okunma