“Ve bundan sonra, sultan-ül a’zam ve melik-ül muazzam, ümmetlerin metbûu, Arab, Acem ve Rum reislerinin efendisi, emniyet ve selâmetin yayıcısı, adalet ve ihsanın koruyucusu Osman Hân’ın oğlu Orhan Hân’ın oğlu Murad Hân’ın oğlu Mehmed Hân’ın oğlu Bâyezid Hân’ın oğlu Selim Hân’ın oğlu, es sultan ibnis sultan Süleyman Hân hazretleri —Allah onun mülkünü zamanın ve devrânın nihayetine kadar devamlı kılsın, âmin yâ Rabbel âlemin— bir gün ferman buyurdular ki:
”Sen ve karındaşın nasıl ortaya çıkıp, cihad meydanına atıldınız? Bunun sebebi ne idi? Kimlerdensiniz? Kul tâifesinden mi, şâirlerden mi? Bu zamana gelinceye kadar ufak büyük, karada ve denizde, ne şekil gazalar oldu ise, baştan sona kadar, ne eksik ne fazla, gerek nazım gerek nesirle, yazıp bir kitap düzüp buraya gönderin ki, eskiden yazılmış tarihlerin yanında, Hazine-i Âmire’de bulunsun!”
Bu yüce fermana can baş üstüne deyip, Seyyid Murâdî’yi çağırttım.
Seyyid Murâdî, emrimdeki reislerden Durak Reis’in baştardasında gazalara iştirak eden bir deniz yiğidi idi. Gazalarımızı nazımla destan edip söylerdi. Yazdıkları hoş şeyler olup gaziler ezber eder, okurlardı.
Murâdî’ye dedim ki:
“ Baka Murâdî! Bizler için artık dünyada işitilmedik nesne kalmamıştır. Hemen arzumuz, bu fânî âlemde bir eser bırakıp ahfâdımızın hayır duasına vesile kılmaktır. Nitekim denilmiş ki:
Er odur ki dünyada koya bir eser
Esersiz kişinin yerinde yeller eser.
Benim dediklerimi nesirle ve nazımla yaz. Bu dünyada gazalarımızdan sonra bir de kitap koyup gidelim.”