"SEVGİ VE CİNSELLİK"
Sevgi ve cinsellik… İnsanlık bu iki kelimeyi yüzyıllardır bir elinde gül, diğer elinde bıçakla taşıyor. Çoğu düşünür bu iki gücü ya putlaştırdı (Platon’un kanatlı aşkı) ya da lanetledi (Kilise Babalarının günahkâr teni). Ama bir adam geldi, bu iki şeyin aynı madalyonun iki yüzü değil, filmin kendisi olduğunu söyledi: Sigmund Freud.
Freud’un bu konudaki üç makale’sini okumak, bir şiiri okumak gibi değildir; bir fotoğraf stüdyosunda karanlık odaya kapanıp, banyo edilen bir fotoğrafı izlemek gibidir. O fotoğraflar netleştikçe kendi yüzünü görmeye başlarsın. Ve çoğu zaman hoşlanmazsın gördüğün şeyden.
Freud’dan önce sevgi, âhlak felsefesinin konusuydu; cinsellik ise tıbbın. Freud her ikisini birden bilinçaltının odasına kapattı. Ona göre insan kendini ne kadar “medeni” sanırsa sansın, bilinçdışının duvarlarına kazınmış binlerce yıllık cinsel izler vardır.
İşte bu yüzden Freud’u anlamak, bir arkeolog gibi kazmak değil, bir fotoğrafçı gibi geliştirmek gerekir. Çünkü o bize şunu anlatır: Sevdiğin her insan, aslında çocukluğunda karanlık odada bir anlığına ışık yaktığın bir yüzün yansımasıdır. O yüz, annenin yanağı olabilir; babasının gölgesi olabilir; ya da hiç verilmemiş bir tokadın havadaki izi. Freud’un en rahatsız edici tezi belki de şudur: Aşk dediğin o yüce, ilahi, kendini feda eden bağlanma hali, aslında libidonun (cinsel enerji) bir başkasının üzerine projekte edilmesidir. Romantik bir akşam yemeğinde gözlerinin içine bakan sevgilinin arkasında, aslında senin hiç çözemediğin bir çocukluk sahnesi vardır.
Freud bu noktada merhametsizdir. Seni sen yapan seçimlerin, “özgür irade” dediğin o kutsal şey, aslında beşikten itibaren yüzüne tutulmuş bir projektörün ışığında şekillenmiştir. Ve o ışığın adı, cinsel meraktır.
Tüm bu perdenin arkasında,