Sinema, Osmanlı döneminde zaten yoktur. Geriye kala kala romanla heykel kalıyor tartışmaya açık... Soru da işte buradan doğuyor: "Osmanlılarda neden heykel yok, roman yok?" sorusu...
Osmanlı'da romanın, yahut bildiğimiz anlamda heyke- lin olmaması kuşkusuz sanatın olmaması değildir. Roman yok, ama onun yerine dört bin yıl öncesinden başlayarak eski devirleri, eski hayalleri güne taşıyan Hint masalları, destanları var. "Siret-i Anter, Bin Bir Gece," vesaire. Ni- hayet hepsinin aktığı ibret ummanı: Kıssalar, menkabe- ler...
Resmin alternatifi hat, ebru, çeşmibülbül... Osmanlı'- nın hayatı sanat...
Heykelin alternatifi, en basitinden mezar taşları...
Fakat roman: O bambaşka bir konu...
Bence, Osmanlı'nın uzun süre romana karşı direnme- sinin ve hiçbir ilgi bağı kurmamasının asıl sebebi, roma- nın yüklendiği misyonda aranmalı.
Romanın misyonu teşhir, teşhirin malzemesi ise aşırı merak, yani tecessüstür.
Roman mütecessis, meraklı; her topluluğa, hatta her eve girmek, her aksaklığı, her kusuru bulmak ve her şeyi herkese göstermek iddiasında...
Oysa İslâm'da hem teşhir yasaktır, hem kusurları ifşa, hem de aşırı ve gereksiz tecessüs... İslâm'da teşhir yok, ifşa yok; bunun yerine tespit, ispat
ve ikaz var. Osmanlı kendini teşhir ve ifşa etmekten ka-
çındı. Düzelmeyi tespitte, ispatta ve ikazda aradı. Koçi
Bey Risalesi ve benzerleri kendi çağı içinde düşünülürse
bu konuda oldukça çarpıcı ve yapıcı örnekler...
Burada bir tespit yapmak istiyorum: