Van gölünde yüzen ilk Türk gemisi onaltıncı asırda Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Büyük sanatkâr o zaman yeniçeri ocağında dülgerlikteki hünerleri ile tanınmış basit bir neferdi.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Tanzimattan evvelki devirde, İstanbul'da Padişahtan başka ancak üç kişi; Şeyhülislâm, Rumeli Kazaskeri ve Anadolu Kazaskeri Efendiler, eğer ata tercih ederlerse arabaya binmek hakkına sahip idiler. Onyedinci asrın ilk yıllarına kadar ricalden sayılmayan memurin, serveti ne olursa olsun halk, büyük şehir içinde ata da binemezdi.
Onyedinci asır ortalarında, bir sinir hastası olan Sultan İbrahim de İstanbul şehrinin içinde arabayı yasak etmişti. Bir gün bir üfürükçü hocaya okunmaya giderken yolda bir arabaya rastladı. Fevkalâde sinirlendi ve bu basit zabıta vakasından Sadrazamı mesul tuttu. Sadrazam Salih Paşayı, ki değerli, namuslu bir vezirdi, gittiği üfürükçünün evine çağırttı ve gözünün önünde bir kuyu ipi ile boğdurttu.
Tanzimat devrine kadar, devlet erkanı ve ricali ve İstanbul ayanı ve kibarı, yazın, kendi mülkü olan veya kira ile tuttukları yalılara canlarının istediği zaman taşınamazlar ve mevsim sonu, keza canlarının istediği zaman şehirdeki konaklarına
dönemezlerdi.
Tanzimattan sonra yalılara çıkmak için bu izin külfeti kalktı, fakat Meşrutiyete kadar bazı kayıtlar, şartlar devam etti. Meselâ Abdülâziz zamanında, yazın Kadıköyünde oturan Şeyhülislâm Turşucu Zade Ahmet Muhtar Efendi, kendi kayığını beklemeyip halk arasında vapura binip Kadıköyüne geçtiği ve bu suretle yüksek makamının şerefini koruyamadığı için azledilmişti.
İmparatorluğun son devirlerinde, bilhassa İkinci Abdülhamit zamanında ve Meşrutiyette memur maaşları her ay muntazam olarak verilmezdi. Maaş çıkması bir mesele, memurlar için adeta bir bayramdı. Memurların çoğu maaşlarını hepsi bi lâistisna gayrimüslim; Rum, Ermeni ve Yahudi olan sarraflara faizle kırdırır, sıkıntı içinde yaşarlardı. En küçük bir kâtipten vezirine kadar sarrafa borcu olmayan memur yok gibiydi.
İkinci Abdülhamit zamanında, Bahriye Nazırı Hasan Paşa maliye hâzinesinde para olmadığı için kadro dışı edilen Mahmudiye gemisi ve Taif vapurunun enkazını, bir müddet, bahriye erkân ve
zabitanının çıkmayan maaşlarına karşılık olarak kullanmıştı.
Maaşların muntazam verilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile başlamış ve Cumhuriyet devrinde de, Atatürk'ün asil bir direktifi ile, bir adım daha ileri gidilerek peşin maaş usulü tatbik edilmiştir. Bu da muhakkak ki devlet idaresinde bir asaletin ifadesidir.