s.

Kadının yeri
“bir kadının toplumda varoluş biçimi, onun kendine karşı olan tutumunu gösterir. kadının varlığı hareketlerinde, sesinde, fikirlerinde, yüz ifadelerinde, giysilerinde, seçtiği çevrelerde ve zevklerinde ortaya çıkar. gerçekten de kadın kendi varlığına katkıda bulunmayan hiçbir şey yapmaz. varlığı, kadının kişiliğiyle öyle iç içedir ki erkekler bunu bedenden çıkan bir tütsü, bir koku, bir sıcaklık olarak algılarlar. kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona. böylece kadın, içindeki gözleyen ve gözlenen kişilikleri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirinden ayrı iki öğe olarak görmeye başlar. kadın, olduğu ve yaptığı her şeyi gözlemek zorundadır. erkeklere nasıl göründüğü, onun yaşamında başarı olarak sayılan şey açısından son derece önemlidir. kadının kendi varlığını algılayışı, kendisi olarak bir başkası tarafından beğenilme duygusuyla tamamlanır. erkekler kadınlara karşı belli bir tutum edinmeden önce onları gözlerler. bu yüzden bir kadının bir erkeğe görünüşü, kendisine nasıl davranılacağını da belirler. bu süreci bir ölçüde denetleyebilmek için kadın bunu kabul etmeli ve benimsemelidir. kadın benliğinin gözleyici yanı, gözlenen yanını öylesine etkiler ki
Metis Yayınevi
Alıntı
Reklam
Çok yorgundum, bana divana uzanmamı söyledi, uzandım. Yorgunluğu unutuyoruz, mi Soplete ama yorgunluk Alex'in mumlar karşısında olduğu kadar sabırlı. Yorgunluk bekliyor, pas gibi. En sağlam iradeleri bile kemiriyor, en güçlü umutları bile kızıl toza dönüştürüyor, enerjimizi emiyor. Yorgunluk o sonsuz ertelemelere son veriyor. Sonunda kısa cevabı seçiyor. Dahası yorgunluk sükûneti seçiyor, ölümün sükûneti olmasına çok da aldırmadan. Sevdiği acılı biriyle ilgilenirken, an geliyor bir göl kenarına varıyor insan, orada durgunluğun verdiği müthiş bir sevinçle bakıyorsunuz birbirinize.
"İnsan bir düşünce değildir, Rambert." Öteki, yüzü tutkudan kızarmış, yatağından atlıyordu. "O bir düşüncedir ve aşka sırtını döndüğünden itibaren güdük bir düşüncedir. Ve işte, biz artık aşkı beceremiyoruz. Bunu kabullenelim doktor. Değişmeyi bekleyelim ve eğer bu olanaksızsa kahraman rolü oynamadan kurtuluşu bekleyelim. Benden bu kadar."
bir yağmur mevsiminde yitirdim yüzümü dilimi incelikli bir sözün eşiğinde. yollar yapılar çarşılar boyu yükselen bir yalnızlığı geçerek geldim. düşen her damla kanıma düştü tenim kupkuru söylenen her söz biraz daha biraz daha büyüttü suskunluğumu... yüzümü bir çamur mevsiminde yitirdim.
yontusal bir dinginlikle sıralarım sözcüklerimi vasat bir yere bu duyumlanmaz imgeleme - taşkınlıktan ırak mı ırak ah! ya benim ele geçirilemez coşkularım varolamamış henüz biçimleyemediğim neredesiniz siz ey bilinçsizliğin bilinçleri varılamaz yengisinden sonra ulaşılır esriklik alanları? bir uçuş diliyorum salt kanat gökyüzünün üçgen bir köşesinde, bir tozlaşma... miriabilis bir jalapa'da görsün her gözenek ait bana süresiz dolun ve sonsuz bir ay patlaması tüm içkinliğimde bildiğimi biliyorum çemberimi yarıçapları oturtsam bir kez özeğe - ve eğretilikten arınmış parçacıkların uyumsuz hiçbir üstüstelenişi düşünülemez bu uyumlar elaçıklığıyla ulaşacak hep çembere... kuşkusuz mu?
Reklam