Muhtemelen herkesten en az 1 kez duymuşsunuzdur “Uyku düzenim diye bir şey yok.” Ya şurada bozulur ya burada ama insanlar mutlaka yaşar bu süreci.
Ben de bu sorunun köküne inmek için bu kitabı okudum ve çokça öğrendim.
İşte öğrendiklerim:
- Hemen uyku ilaçlarına ve antidepresanlara koşmak çözüm değil. Önce sorunları kağıda yazın ve çözümler üretin. Önce kendi yapabileceklerinize odaklanın. Ayrıca unutmayın ki bu bir anda çözülecek bir şey de değil. Sabırla denemek gerekiyor. Bunlara rağmen kronik uyku problemi devam ediyorsa doktora gidin.
- Her şeyden önce GERÇEKTEN UYKUNUZU DÜZELTMEK İSTEDİĞİNİZE KARAR VERİN VE İNANIN.
- Her gün aynı saatte kalkmak ve aynı saatte yatmak önemlidir.
- Eğer çok geç yatıyorsanız bunu kitaptaki formüle göre giderek azaltarak öne çekebilirsiniz. Önemli olansa kaçta yatarsanız yatın sabah aynı saatte kalkmaktır.
- Uyku için en uygun saat: 23.00 ile güneş doğduğu zamana kadar olan süre. Öğleden sonra 14-15 arası uyumak da önerilir.
- Yatmadan 2-3 saat önce yemek ve kalorili içecek tüketmeyin. Duş alın ya da ellerinizi ve ayaklarınızı yere basın. Ellerinizi duvara dayayarak topraklanma sağlayın.
- Az uyumak çok uyumaktan iyidir. Tabii tutup 1-2 saat uyumaktan bahsetmiyorum. 4-8 saat arasında uyumak daha iyidir. Yeterince uyumamak kişiyi sinirli yapar. Çok uyumak da hantal ve tembel yapar.
- Uykunuzun gelmesi için doğal şeyler yiyin. Yoğurt yiyin, ayran için, papatya çayı için.
- Uyku bir tedavi sürecidir.. Biz uyuruz ama bazı organlar uyumaz ve sürekli çalışır. Eğer kaliteli uyumazsak tedaviler yarım kalır ve ertesi günü çok sıkıntılı geçiririz.
- Derin uyku zaman dilimine NREM denir. REM ise uykuda rüya görülen zaman dilimidir. Bu aşamada uyandırılan kişiler gün içinde yorgun ve asabi olur.
- Sağlıklı yaşamanın 3 altın kuralı: DÜZENLİ
Türk Edebiyatı Klasikleri serisini sevmemin en büyük nedeni: Bu kitapların o dönemin Türkiye'si hakkında bir fikir vermesidir. Bu kitapları okumanın üstüne hele ki bir de yazarı araştırırsanız özellikle dönemin kültürü, sanatı, ekonomisi ve siyaseti hakkında başkaları ile konuşacak konularınız olur. Bu ustaların bıraktıkları eserler adına gerçekten müteşekkirim.
Açıkçası kitap incelemeleri yaparken uzun uzun kitap karakterlerinden ve olay örgüsünden bahsetmeyi tercih etmiyorum. Zira bunu isterseniz onlarca kaynak zaten halihazırda var.
Ben ne hissettiğimden ve kendi keseme neler koyduğumdan bahsedeceğim.
Kitap, ana karakterimiz olan Ömer başta olmak üzere tüm karakterlerin iç dünyasındaki kavgalar üzerine kurulu.
Kitapta bahsi geçen şeytan şudur: İnsanları kötüye iten, onlara ne istediğini unutturan, binlerce kuruntu hissettiren ve en samimi oldukları insanlar hakkında dahi kafaya binlerce şüphe getiren varlıktır. Yani Ömer'in en başından beri söylediği buydu. Ne zaman işler ters tepse ve içindeki arzu onu uygun olmayan şeylere yönetse, tüm bu bedbaht durumları o şeytana atardı.
Peki ama her şeyi şeytana atmak doğru muydu?
Doğru değildi!
Ömer de bunu fark ettikten sonra şöyle diyor:
"Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var...İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey, hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..." (258)
Değinilen nokta o kadar güzel ki... Şeytan ve nefis varlığına inanıyorum fakat içimizdeki her şeyi bunlara atmak doğru değil.
İçimizde tembellik, iradesizlik, plansızlık, mutsuzluk vb. şeyler de var. Bizler kendi kötü yanlarımızın hepsini birilerine
Bu Sabahattin Bey hayatı ne güzel analiz ediyor ve yazıyor.
Yaşamın acılarından, hastane yolsuzluklarından, sağlık aksaklıklarından, insanların namussuzluklarından, yönetimden, hapishane köşelerinden...yani hayatın ta kendisinden ne güzel bahsediyor, ne güzel hissettiriyor.
Uzun yıllar sonra ilk kez masal okudum sanırım. Başta "Masal ne alaka yahu?" diye düşündüm.
Sonra fark ettim ki her birinin sonu nasihatle biten masalların, hayattan bilmemiz gerekenleri hayal ettirerek anlatmasına ihtiyacımız varmış.
Sırça Köşk ve kitabın içindeki dönemin siyaseti ve yönetimi hakkında yazılan o diğer hikayeler...
Sırça Köşk... Köşkler yıkılırmış. Halkı umursamadan halk üstünden beslenen her bir köşk yıkılırmış. İnsanların bir olması ile... Öyle diyor yazar.
Kitaba ismini veren bu masal, aldığı bu onuru hak ediyor.
Sabahattin Ali'nin romanları, hikayeleri ve şiirleri öyle güzel ki..
Önümüzdeki süreçlerde kalanları okuyacağım.
Lisede edebiyat derslerinden tanıdığımız Sevgili Samipaşazade Sezai Bey'in İLK ve TEK romanı olan Sergüzeşt'i sonunda okudum :)
Bir romanı anlamak için önce o yazarın hayat hikayesini bilmeliymişiz.
Doğru, böylece kitap daha da anlamlı oldu.
Yazarın ilk ve tek romanı olduğunu, bu romandan sonra göz hapsine alındığını bilerek kitabı büyük bir merakla okudum. "Ne oldu da göz hapsine alındı?"
İlk gerçekçi roman sayılan Sergüzeşt, dönemin insanlık dışı sistemi olan köle-cariye sistemini usta betimlemeler ve psikolojik içerikler ile anlatmış. Ne güzel bir dil... Ne harika bir anlatım...
Adeta sosyal sorumluluk yaveri gibi sistemi ustaca eleştirmesinden çok etkilendim.
Ailesinden koparılan Dilber ve diğer köleler ev ev oradan buraya satılırken, onların aşık olması veya bir hakka sahip olması ihtimalini bırakın mutlu olması bile yasaktı adeta. Ailelerine duydukları özlem, bir yudum sevgi ve merhamete aç kalan bu kalpler eziliyor ve hor görülüyordu.
Çocuk yaşta ailesinden koparılan Dilber'in bu kölelik sisteminde çektiği acı dolu yaşamı beni benden alan betimleri ile anlatan yazarı tebrik ediyorum.
Ne acı... Bu kadar baskı içinde başka roman yazamaması...
Sevgiler.
SergüzeştSamipaşazade Sezai · İş Bankası Kültür Yayınları · 202356,4bin okunma
Muallim Naci'nin 8 yaşına kadar olan hayatını kalem aldığı kitabını tek oturuşta bitirdim. Usta betimlemeleri sayesinde o anıların içine girdim ve İstanbul'un 1890 yıllarındaki sokaklarında yürüdüm.
1) Bu kitabı okuyup da benim gibi "Acaba ben de mi çocukluğumu yazsam?" düşüncesini siz de düşündünüz mü?
Aslında ben bir süredir yazmayı düşünüyordum. Biliyorum ki kişi öldükten sonra arkasında bıraktıkları çok değerli. Hele ölen kişi edebiyat ile ilgileniyorsa...Birkaç şiirini okuyup onun o an hissettiği hisleri hissedip mutlu bir tebessüme karışan hızlı göz yaşları yaşanılmaya değer bir anı olarak kalıyor.
Nereden mi biliyorum?
Yaşadım.
Yakın zamanda dedem öldü. Bıraktığı yazıları ve eşyaları çok özel. O yüzden ben de yazmaya karar verdim.
---------------------------------------------------------------------------
2) "Makbule'yi seviyormuşum."
Şu cümledeki çaresizliği hissettiniz mi? Bilmiyorum, belki de bir tek bana öyle gelmiştir. Ben büyük bir çaresizlik, üzüntü, pişmanlık, buruk bir mutluluk sezdim.
Aşk... Aşık olmak... Ne garip bir ne büyülü bir olay bu yahu.
Bir insanla yıllardır arkadaşsınız veya belki birlikte büyüdünüz. Yıllar geçiyor, yaşlanıyorsunuz ve bu insana aşık olduğunuzu fark ediyorsunuz. Bu ne tarifsiz bir pişmanlık olmalı.
Bilmiyorum... Şimdiki zamana odaklanmamaktan mı oluyor acaba bu? Garip, çok garip. Annemin 2 yakın arkadaşının yıllar sonra birbirine aşık olup evlendiğini duyduğumda ne kadar şaşırdığımı hatırlıyorum. Bu cümleyi okumak bana o anı hatırlattı.
---------------------------------------------------------------------------
2) Kitapta en çok etkilendiğim kısım yazarın babasını anlatış şekliydi. Şanslıymış.
Belli ki Ömer öyle bir baba ve anne tarafından büyütüldüğü için çok kibar, dindar, kültürlü, ailesine bağlı,