Bu serinin ilk kitabı çıktığı günden beri severek takip ediyorum. İlk iki kitabı bayılarak okumuş olsam da ne yazık ki serinin devamı öyle olmadı. Öncelikle bu kitabın iyi yönlerinden bahsetmem gerekirse yazım dili fazlasıyla akıcıydı. Bu sayede yedi yüz küsür sayfalık kitabı iki günde bitirebildim. Sanırım tek iyi yönü de buydu. Dikkat devamı SPOILERLI!!!! Seri harcanan karakterler mezarlığı. Ana karakterimiz Nova'ya tüm meziyetler yüklenmiş ve diğer karakterlerin içi boşaltılmış. Nova bu kadar gücü kaldırabilecek kadar ne olgun bir ruha sahip ne de zihne. Karakter yapısı gereği çocuksu ve iyi niyetli. Buna lafım yok lakin böylesi bir gücün Nova'nın elinde olması saçma, gereksiz. Elemental diyarının yanlış hatırlamıyorsam kitapta kendine ait bir ruhunun olduğundan bahsediliyor. Madem bu diyar yaşıyor, tanrıça kızı ya da değil fark etmez, niçin Nova gibi sarsık bir karakterin bu gücü taşımasına izin veriyor. Diyelim iyi niyeti ve birleştiriciliği sebebiyle verdi eyvallah. Ya bu kızın başında nasıl bir talih kuşu var ki binde bir gerçekleşen ikiz alevi bağına sahip ve üstüne ikiz alevi en güçlü lordlarından biri olan Daren? Hadi bu da oldu, ya neden bu kızın lordu en güçlü lord olan Arın? Yazık Ayzer'in payına bir tane bile lord düşmezken (düşen de gerizekalı olduğu için öldü, saymıyorum) neden Nova'ya gökten lord yağıyor? Nova'nın bu kadar her şeye sahip olup dört kitap boyunca "ben dışlananım, çürüğüm, ühühü" minvalinde takılması ayrı bir buhran sebebi. Son kitapta Nova; Su varisi, Tanrıça, beşinci element ve Daren'in ikiz aleviydi. Bir ara birkaç sayfalığına ateş varisi de oldu ama neyseki yazar utanıp o sıfatı geri aldı. Kısaca içi bomboş, yalnızca ana karakter olduğu için güçlü yazılmış bir çar Nova.
Dostoyevski bazı şeylerin arkadaşlar dışında kimseye söylenmeyeceğini; bazı şeylerin arkadaşlara bile söylenmeyeceğini, bazı şeyleriyse insanın kendine bile söylemediğini söylüyor!
"Ben seni, hiç kimsenin, hiç kimseyi sevemeyeceği kadar büyük bir tutkuyla sevdim. Bu sevgi, günler geçtikçe azalacağı yerde büyüdü, büyüdü, büyüdü ve bütün benliğimi kapladı, adeta 'ben' oldu."
Duygularımı nasıl tarif edebileceğimi bilemiyorum. Bu güne kadar okuduğum en dolu dolu geçmiş dönem kitaplarından birisi olabilir. "Geçmiş dönem" tanımlamasını kullanma nedenim, elbette ki bizim tanıdığımız Açlık Oyunları'nın daha öncesinden, oyunların nasıl ortaya çıktığı ve nasıl şekillendiği o dönemi anlatması...
Kısaca özetlersek, ana seriden tanıdığımız Coriolanus Snow'un gençlik zamanlarını ele alıyordu kitap.
Nasıl Açlık Oyunları'na dahil olduğunu ve asıl seride okuduğumuz Başkan Snow karakterinin nasıl geliştiğini okudum...
Açıkçası, Snow'a karşı farklı farklı duygular içindeyim. Asıl seriyi okurken de, Snow'un diğer kitaplardaki saf kötülere kıyasla daha "geçerli sebeplerle" karşı tarafta olduğunu düşünüyordum. Kendi bildiği ve sağlayabildiği düzenle, herkesin refah içinde olacağını düşündüğü için elindeki düzeni ve gücü korumaya çalıştığını düşünüyordum ve onu iğrenç bir kötü karakter olarak görememiştim, her ne kadar çok sevdiğim karakterleri öldürmüş olsa bile...
Ama bu kitabı okurken, Snow'u daha yakından tanırken düşüncelerini öğrenirken aslında Başkan Snow olma yolunda, onun da acı çektiği zamanlar olduğunu düşündüm.
Öte yandan, serinin diğer karakterlerine değinecek olursak... Lucy Gray, Sejanus hatta Clemensia... Bu karakterler de beni pek derinden etkilediler.
Kitapta beni en çok etkileyen karakter, Coriolanus'tu. Ondan sonra, Lucy Gray geliyordu.
12'nci mıntıkanın alaycı kuşlarıyla, şarkı söyleyen hayalet kızı.
Zekası, sesi ve her şeye rağmen rengarenk kişiliğiyle, kitapta parlak bir noktaydı ve onun bütün gizemli hallerini çok sevdim. Ayrıca adını aldığı baladın da hakkını vermiş olması beni çok etkiledi.
Çünkü bu kitabı okurken, pek çok karakter aldıkları ismin hakkını veriyordu.
Mesela, kitabın adı da öyleydi. Kuşların ve Yılanların Şarkısı;