Kitabı anlatmadan önce Ezgi’yle nasıl bir bağ kurduğumu ve bu kitabın hayatıma nasıl girdiğini anlatmak istiyorum.
Videoları karşıma çıkmaya başladığında hemen dikkatimi çekti. İzledikçe daha da sevdim. Özellikle kitabının Fleabag dizisine benzediğini duyunca — ki o diziye inanılmaz düşkünüm — kitabı okumak için sabırsızlandım.
Ezgi’ye mesaj attım, sağ olsun beni kırmadı ve kitabı hemen gönderdi. Ben de gönderildiği gibi, hiç bekletmeden, sıcağı sıcağına okudum. O yüzden bu yorum da tazecik oldu
En baştan söyleyeyim: Kitabı gerçekten çok beğendim. Çünkü tam benim sevdiğim türde yazmış. Bir şeyler anlatıyor ama anlatırken seni olayın ortasında durdurup düşündürüyor:
Bu gerçek mi? Yazarın yaşadıkları mı? Yoksa tamamen kurgu mu?
Ben bir kitabı okurken hep bunu düşünürüm. “Burada yazar kendini mi anlatıyor?” sorusunu zihnime düşürmesi kitabın en sevdiğim taraflarından biri oluyor hep. Bu yüzden kitap biter bitmez Ezgi’ye koştum ve aklımdaki bütün soruları ardı ardına sordum. Aldığım cevaplar ise beni inanılmaz tatmin etti rahatladım.
Kitapta Nuray’ın acılarını, sancılarını, psikolojik dışavurumlarını çok çıplak, çok sahici bir yerden görüyoruz. Ayrıca şunu da özellikle sevdim. Kitap edebiyatçı olduğu halde çok da edebiyat yapma derdinde değil. Bir edebiyatçı olarak bunu yapsaydı muhtemelen “fazla edebiyat yapmışsın” derdik. Ama burada öyle bir çaba yok. Kitap kendi kendine akıyor zaten.
Kitabın ismini açıkladığı önsöz ise başlı başına çok güçlü. Neden bu ismin seçildiğini öyle güzel anlatmış ki… Orada zaten kalemiyle ilgili fikrim vardı. Okuyunca daha da netleşti.
Kısacası, çok sağlam bir kalemle tanıştığımı düşünüyorum. Bundan sonraki yolculuğunda Ezgi’ye yürekten başarılar diliyorum. Umarım bu, imza atacağı nice güzel kitabın sadece başlangıcıdır.
Adelaide’ i bu kadar sevmek bana da sürpriz oldu.
Daha ilk sayfalardan duygunun bana bu kadar geçeceğini beklemiyordum. Popüler kitaplara biraz mesafeli duruyorum genelde. Adelaide de benim için öyleydi. Ama okumaya başlayınca anladım ki bazı kitapların popüler olmasının bir sebebi var.
Adelaide 26 yaşında Amerika’dan Londra’ya master yapmak için gelen genç bir kadın. Bir yandan eğitimini tamamlamaya bir yandan da farklı bir ülkede tek başına ayakta durmaya çalışıyor. Sorunlu bir ailede büyümüş ve çocukluk travmalarının izlerini hala zihninde, bedeninde taşıyan bir kadın. (Hangimiz değiliz ki?) Kendi karanlığı yetmezmiş gibi bir de Rory adında karanlık mı karanlık bir herifle tanışıyor (kabalığımı mazur görün okuyunca neden böyle dediğimi anlayacaksınız). Rory’de travmalarla dolu bir çocukluk geçirmiş. Hatta bazen öyle anlar geliyor ki bu travmaları Adelaide’inkilerle yarıştırır hale geliyor. “Ben neler yaşadım sen biliyor musun, anlayamazsın, sen nereden bileceksin” gibi klasik toksik erkek kırılganlığı işte. Başta lovebombinglerle başlayan ilişki ghostinglerle devam ediyor. Adelaide kendini ona açtıkça o daha çok kapanıyor. Adelaide ilişki için çabaladıkça o daha çok kaçıyor. Adelaide ona aşık oldukça Rory ondan daha çok uzaklaşıyor. Rory’ni travmalarının üstüne travmalar eklenirken Adelaide hep onun elini tutarken, Rory Adelaide’in duygu durumunun farkında bile olmuyor. Bakmıyor ki görsün. Adelaide’i gittikçe kendi çukuruna çekiyor.
Anladığınız üzere Rory’den nefret ettim. Zaman zaman Adelaide’da kızsam da “Bu da yapılır mı be kızım adam seni 2 haftadır merak etmemiş” desem de onu çok iyi anladım.
Adelaide sade, basit, anlaşılır ama etkileyici bir kitaptı. Etkileyiciliği gerçekliğinden geliyor bence. Hepimiz böyle ilişkileri yaşamış olabiliriz ya da çevremizde
AdelaideGenevieve Wheeler · Kairos Kitap · 20251,907 okunma
kitap boyunca kadının ilaç reçetesini okuduk resmen. bir de uyumak istiyormuş , tek yakın arkadaşına da bok gibi davranıyor kitabı bitiremedim sıkıntıdan ama okuduğum kadarıyla özeti bu.
bir de zayıfmış sarınmış zenginmiş yakın arkadaşının ed'si olsa bile ondan zayıf ve güzelmiş ay tamam anladık ya göz devire devire şaşı oldum.
amerikada gidik kızların favori kitabı diye satılsa da çok vasat bir kitap.vogue'da article olarak çıkarsalar daha okeydi. yazar fleabag tarzı kadınların relate edeceğini düşündüğü bir anti hero yaratmaya çalışmış ama çok başarısız. kızın uyudum uyandım hikayesini okuttu. vakit kaybıydı.
gerçek gidik kızların bunlarla işi olmaz hadi bayyy.
Baumgartner'ın hikayesi yaşlı bir adamın yıllar önce ölen eşine duyduğu özlemi anlatıyor. Aslında basit gözükse de, ana karakter sadece yalnızlıkla değil, eşine duyduğu sevgiyle de bir başına kalmış durumda. Bana ölümle gelen yalnızlıklar hep Fleabag'in meşhur repliklerden birini hatırlatır: I don't know what to do with all that love i have for her. Birini kaybettiğinizde, özellikle de hayatınızın neredeyse tamamını geçirdiğiniz ve geçirmeyi planladığınız, artık geriye dönülmez bir eksiklik içinde bulursunuz kendinizi. Baumgartner'a da aynen böyle oluyor. Kendisini içinden çıkılmaz bir yaşlılık ve yalnızlık içinde buluyor. Kendi kendine zaman öldürüyor, insanları çoğu zaman çekilmez buluyor ama yine de onlara olan ihtiyacının önüne geçemiyor.
Kitapta Anna'ya, Baumgartner'ın eşine daha çok yer verileceğini düşünmüştüm okurken ama Anna'nın metinleri geçmişi anlamakta yeterince yardımcı oluyor. Anna ile Baumgartner'ın hikayeleri ayrı ayrı ve beraber işleniyor bu yazılarda ve onları tanımamızı sağlıyor. Böylece ikili ile beraber aynı yollardan geçebiliyor okuyucu.
Baumgartner'ın yalnızlığını şöyle hissediyorum: bir sevgi, bir his, ilk görüşte kalbi çarptıran ve aklınıza kazınan, aylar sonra sizi hatırlıyor ve size birbirinize gülümsediğinizi söylüyor. Konuşmadan anlaşabilmenin kolaylığı... Hayal ettiğiniz her şeyin aslında gerçek olması... İşte o sevgi Baumgartner'ın başına koca bir yalnızlık olarak dönüyor. Anna'nın karakteri ise bir o kadar güçlü ve inatçı ama bir o kadar da sevgiye ve korunmaya muhtaç. Birbirlerine güven veriyorlar, birbirlerine bakıp birbirlerinin hikayelerine yoldaş oluyorlar.
Baumgartner'ın hikayesi yüreğe dokunan bir hikaye. Paul Auster da zaten çok başarılı bir yazardı. Zor zamanlardan geçmiyorsanız okunmasını tavsiye ederim.
BaumgartnerPaul Auster
Herkese selam. O kadar kötü bir kitaptı ki. Normalde beni heyecanlandırmayan kitaplara inceleme yazmam ancak buna yazıyorum çünkü almayın. Paranız cebinizde kalsın, eminim çok daha güzel kitaplarla yolunuz kesişir. İlk kez okuduğum bir kitapta kurgu diye bir şey görmedim. Ablam kurguyu bir kenara atmış ve cinsellik her türlü satar mantığıyla bodoslama yazmış. Bakın "hadi kitabın konusuna geçelim" diyebileceğim bir konu yok ortada. Şaka mı? :D Ortada ergenliği asla bitmemiş abaza gibi dolaşan 29 yaşında bir adam ve her durumda ve her konumda ilişkiye hazır bir kadın var. Asla başı da ağrımıyor :D Yemin ederim kusacaktım artık. Bakın ben dark türü gerçekten severim, hatta bu platformda yükselmesini istediğim de bir tür. Ama bu da yapılmaz be kardeşim, keşke bir hikaye döşeseydin o kadar çok yetişkin içerikli kısımlara odaklanmışsın ki ben ne anlatıyorum ya dememişsin be ablacım. 29 yaşında bir insan bu kadar mı uçkuruna sahip olamaz. Rezalet ötesiydi. Fleabag'teki rahip aşkımı da aldın götürdün. Lanet olsun ki novellasını da almış bulundum :D Mecbur okuyacağım ama bu seri de senin yazacağın kitaplarla da yolumu bir daha kesiştirmeyeceğimi biliyorum. Herkese keyifli okumalar ancak "o" kitap bu kitap değil. Büyük bir hayal kırıklığı oldu. RahipSierra Simone
Bir de teşekkür kısmında sen kitabı yazarken çocuklarını beslemesi için hamburger helper alan kocana teşekkür etmişsin:D keşke kitabı yazmasaydın da çocuklarına sağlıklı sebzeler pişirseydin be ablacım. Çok üzüldüm sağlıksız beslenmelerine.
Puanlamam;
İlk üç puan emeğe verilmektedir.
4-Çok kötü
5-Kötü
6-Orta
7-İyi gibi gibi
8-İyi
9-Mükemmel
10-Daha ne olsun be!
Öncelikle kitapla karşılaşmamdan bahsetmek istiyorum. Ben kendisiyle tanıdık bir kitabevinde güncel türkçe bir roman okumam gereken ödevim sayesinde tanıştım. Kitapla birkaç kez bakışmam sonucu, artı olarak kitabın ilgi çekici arka tanıtımıyla beraber, ne olabilir ki en fazla diyip kitabı uzun tereddütler sonrası satın aldım. Kendisini bitirmem bir günümü almadı ki bence çok ağır sorumluluklarınız yoksa kendisiyle bir günde buluşup yollarınızı ayırmanızı çok uygun buluyorum.
Türk romanları okumayı normalde çok sevmem özellikle güncel olanları hele bir de burada bir kitap hakkında ne kadar inceleme de okusanız bazı incelemeler maalesef ki sadece yazarı pohpohlamak için olabiliyor. Burada efsane okuyun çok seveceksiniz diyip aldığım ancak haftalardır kitaplığımda gün yüzü görmeyen birçok kitap var. Ancak bu kitap benim son zamanlarda okuduğum aksiyon konusunda beni ne kadar tatmin ettiyse finali konusunda beni, ağzımda o kadar garip bir tatla bırakan bir kitaptı.
Aynı zaman içerisinde kitabı hem tanıdık bir duyguyla sıkıca tutmaya çalışırken aynı zamanda da kitabın bitmesi için o kadar çabaladım. Başta okurken Adam Fawer- Empati ile İlhami Algör- Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku bir şekilde aşık olmuşlar ve çocukları bu kitap olmuş gibiydi yalan yok ikisi de kitaplığım ne kadar değişirse değişsin kitaplığımda tuttuğum nadir kitaplardandır. Sonra İlhami Algör biraz geri çekildi yerini John Verdon'ın verdiği o gizlilik, o heyecan alınca dayanamadım kitapla beraber sabahladım. Ancak tam her şey güzel gidiyor derken sahneye yine kitabın filmiyle beraber Erdal Beşikçioğlu girince tamam dedim bizim yazarımız biraz yetişkin içeriği de istiyor.
İstediği her şeyi yapmakta özgür ama kalkıp resmen z kuşağına bir kitap yazmak isterken esas karakterimizi biraz eski kafalı yapmak onu