Gül soldu. Çantama koydum. Karanfilim hâlen kokuyor... Senden kilometrelerce uzakta, saniyen yanındayırn...
Garaj gözüktü. Fuar ışıl ışıl. Evet, geliyoruz. Saat tam sekizi yirmi geçiyor. İzmir’deyim. Geldim(k). Ne kalabalık!
Herkese selâmlar. Öperim.
Cik Cik Cik
Gwynplaine bu fuar soytarılığı rolünden asla kurtulamayacaktır. İngiltere soylusu sanını geri aldıktan sonra bile, yoksullardan yana ateşli bir konuşma yapacak, bir şaklaban ve maskara olmayı sürdürecektir. Gözleri görmeyen Déa dışında kimse onun kişiliğine önem vermez. Görülen şey yalnızca yüzünün biçimsizliğidir: "Dile sığmaz bir şeydi bu, Gwynplaine'in kendi teniydi onu maskeleyen. Yüzünün neye benzediğini bilmiyordu. Çehresi silinip gitmişti. Sahte bir benlik geçirmişlerdi üstüne. Yüzünün yerinde bir yitiş vardı."
Düzeltilen, Çalıştırılan, Yetkinleştirilen Beden/Hilkat Garibesi Olarak Görülen Özürlü Beden/Halk Arasındaki Düşünceler·Kitabı okudu
Hac ibadetini bir tür fuar ve turizm geliri saydıkları için, daha fazla müşteri (!) çekebilmek uğruna, Kâbe'nin içini ve dışını 360 putla doldurmuşlardı.
İçinde bulunduğumuz zaman; yayınevlerinin basımevi, kitapların pazar ürünü, kitap fuarlarının pazar tezgâhına dönüştüğü bir panayır alanı. Sihirli aynalar kedileri aslan, aslanları mim ediveriyor. Ve yığınlar mum gibi duruyor kabullenerek.
Câhiliye Arapları şairlere asla sıradan bir insan gözü ile bakmazlardı. Okunan şiirler onları etkileyince kendilerinden geçer, bundan dolayı şairlere farklı bir muamelede bulunulur; onların bir yerlerden ilham alan, kendilerine semadan haberler gelen, meleklerle veya şeytanlarla bağlar kuran çok ayrıcalıklı insanlar olduklarına inanırlardı. Böyle olunca da kabileler şair yetiştirmek için özel gayret sarfeder, şairi olan aile diğerlerine karşı üstünlük sağlar, hatta bir kabileden bir şair yetişince düğün merasimlerine benzer törenler tertiplenir, ziyafetler verilir ve tüm topluma bunun haberi ulaştırılırdı. Bazen şair yetiştiremeyen kabileler de bu açıklarını kapatmak için büyük paralar harcayarak dışarılardan şairler ihraç ederler, yada çok büyük karşılıklar ödeyerek kendi aile veya kabilesini öven şiirler okuttururlardı.
Şiirin ve şairliğin böyle revaçta olduğu bölge Araplarının önemli bir uygulaması daha vardı. Bu uygulama; çeşitli dönemlerde, o günün dünyasında uluslararası fuar niteliğinde olan panayırlarda, özellikle de Ukâz Panayırı’nda senede bir ya da iki kez şiir yarışmaları yapmaktı. Bu yarışmada dereceye giren şiirler büyük paralarla, hediyelerle ödüllendirilir ve bu şiirler belli bir dönem Kâbe’nin kapısına asılırdı. İşte bu eyleme muallaka ya da çoğul olarak
muallakât denilirdi. Muallaka olan şiir ve onun şairi, artık çok farklı bir makama kavuşur, sözün ustası ve söz üstadı kabul edilir, tüm ahali ve tabii ki diğer şairler artık onlara farklı bir göz ile bakar, onların şiirleri daha fazla tesir uyandırırdı. Nübüvvetin sesi Mekke’de duyulmaya başlandığı zaman bile böyle bir uygulama hâlen vardı.
İstanbul Tiyatrosu'yla İzmir turnesindeyiz. Fuar bahçesinde oynuyoruz. Bir gece "Vali oyunu seyredecek" dediler. Hoşumuza gitti tabii. İlk sırayı Vali'ye, ailesine ve maiyetine ayırdık.
Oyun saati geldi çattı. Vali yok. Beş dakika, on dakika bekledik. Seyirci başladı alkışlamaya, tempo tutmaya. Neden sonra, yirmi dakika gecikmeyle Vali ve yanındakiler teşrif ettiler. Perdeyi açtık.
Oyundan sonra Vali kulise geldi. Geciktiği, bizi de, seyircileri de beklettiği için özür dilemeye bile gerek görmedi. Gülerek, "Hani siz tiyatrocular Atatürk'ü bile beklemeden perdenizi açmışsınız," dedi. "Beni niye beklediniz?"
Celal Bey dayanamadı, "Beyefendi," diye gürledi. "O Atatürk'tü. Sanata da, sanatkara da hürmeti vardı. Kendisinin beklenmemesini, perdenin tam zamanında açılmasını anlardı. Bunun için tiyatrocuları bir de tebrik _ederdi. Şimdi onun gibi devlet adamları nerede? Kim bilir ne kompleksler içindedirler. Hürmet, tebrik bir yana, bir de başımıza çorap örerler."