Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde romanı, Türk edebiyatında "toplumcu gerçekçilik" akımının sadece bir örneği değil, bizzat o gerçeğin kanayan damarıdır. Anadolu’nun yoksulluğunu, toprağın bereketini ama o bereketin içine gizlenmiş insan öğüten çarkları bu kadar sarsıcı kılan şey, Orhan Kemal’in bizzat bu hayatın içinden gelmiş olmasıdır.
Orhan Kemal bu romanı yazarken dışarıdan bir gözlemci gibi değil, bir tanık gibi konuşur. Kendisi de Adana’daki çırçır fabrikalarında, tarlalarda çalışmış; o tozun, sıcağın ve sömürünün kokusunu ciğerlerine çekmiştir. Romanı bu denli içten kılan, yazarın karakterlerine tepeden bakmamasıdır. Onları aciz veya zavallı figürler olarak değil, sadece ekmek peşinde koşan, hayalleri olan ama sistemin dişlileri arasında ezilen insanlar olarak anlatır. Katibin donuyok diyen işçiye donuyoruz dedirtmeye çalışması ama işçinin inatla söylememesi üzerine sinirlenmesi, arkadaşının neden böyle dediğini sorması üzerine: “Keyiflensin diye. Bizi ayı, kendini adam bellesin fukara!” demesi bile Orhan Kemal’in salt bir gözlemci olmadığını göstermek için yeterli olsa gerek.
Orta Anadolu’nun çorak köylerinden kalkıp Adana’nın bereketli topraklarına inen üç arkadaşın hikâyesi, aslında Türk modernleşmesinin ve kapitalistleşme sürecinin alt tabakadaki yansımasıdır. Çukurova, vaat ettiği zenginliğin bedelini insan hayatıyla ödetir.
Köse Sefer, kurnazlığı ve hayatta kalma içgüdüsüyle sistemin açıklarını kovalarken; Yusuf, hastalanarak o meşhur ekmek kavgasından ilk kopan olur; Pehlivan Ali ise gücüne ve kuvvetine güvenerek girdiği o vahşi çalışma düzeninde, bir fabrikanın dişlileri arasında en trajik sonu yaşar.
Orhan Kemal’in ustalığı, bu yoksulluğu ajite etmeden, olduğu gibi, bütün çıplaklığıyla ve yerel ağızların samimiyetiyle sunmasıdır. Okurken