Çingene, yüzeyde bir aşk hikâyesi gibi görünse de asıl derdini klasik bir yasak aşk ya da zengin–fakir çatışmasından ziyade, toplumun “öteki” olarak gördüğü bir kimlik üzerinden kuruyor. Hikâye, Kağıthane tasvirleriyle açılıyor; hatta bu giriş biraz uzun tutulmuş, bir noktada “ne zaman asıl meseleye girecek?” diye bekliyorsunuz. Sayfa sayısı kısa olmasına rağmen bu yavaş giriş, romanın başında ritmi düşürüyor. Ardından Şems Hikmet Bey ile Çingene Ziba arasındaki ilişki devreye giriyor ve roman, aşkı bireysel bir mesele olmaktan çıkarıp toplumsal bir tartışma alanına taşıyor.
Ahmet Mithat’ın en ilginç taraflarından biri, anlatı sırasında sık sık okurla konuşması. Bunu okurken aklıma ister istemez Deadpool’un dönüp seyirciye göz kırptığı anlar geldi; yer yer de Funny Games’te olduğu gibi, okuru hikâyenin pasif izleyicisi olmaktan çıkarıp rahatsız etmeyi amaçlayan bilinçli bir anlatıcı tavrını hatırlattı. Bu tercih yer yer dikkat çekici ve taze hissettiriyor; ancak bazı okurlar için hikâyenin içine tam olarak girmeyi zorlaştırabilir. Zaten roman boyunca karakterlerin çoğu derinleşmekten çok, bir fikri taşımak için var gibiler. Özellikle Ziba, bir karakterden çok bir fikrin taşıyıcısı gibi duruyor. Yazarın asıl önemsediği şey karakterlerin iç dünyası değil, savunduğu düşüncenin kendisi.
Şems Hikmet Bey’in Ziba’ya duyduğu aşk bana oldukça doğal geldi. Aşk zaten her zaman tehlikelidir; din, dil, ırk ayırt etmez. Onun verdiği mücadele de bu yüzden kıymetli. Ancak çevresindekilerin onu vazgeçirmeye çalışması bütünüyle kötü niyetli değil. O dönemin şartlarında, farklı bir kültürden gelen biriyle evlilik fikrinin yaratacağı uyumsuzluk endişesi anlaşılır. Buradaki asıl soru şu: Uyarı ile baskı arasındaki çizgi nerede başlıyor? Hikmet Bey’in her şeyin eğitimle ve iyi niyetle