O yıllarda gencecik, çıtı pıtı bir kız olan teyzem, bizde kalmasından en çok hoşlandığım misafirdi. Misafir de sayılmazdı aslında, çünkü kışın zaten bizde kalırdı ama yazları uzun süre ayağını karadan kesmekten pek hoşlanmazdı. Adalık ruhu yoktu onda. “Benim bir ayağım karada olmalı,” diyenlerdendi.
Ancak büyüyünce öğrendim ki gerçek adalı, kendini adada daha güvende hissedendir. Benim gibi… Vapurlar biter, iskelenin ışıkları söner… Evindesin, güvendesin… Tüm ada evindir… Senindir. Bilmem ki, bu duygu da mı eskilerde kaldı acaba?
Teyzemle kol kola ada sokaklarında salınmak pek hoşuma giderdi. O bana hiç çocukmuşum gibi davranmadığından olacak, kendimi genç kız gibi hisseder, bir parmak boyuma bakmadan delikanlılara göz süzerdim. Teyzem de hoş kadındı, delikanlılar bize baktıkça dört köşe olurdum keyiften.
O eve taşınınca, iki kumaların çocuklarıyla biraz daha sıkı fıkı olmuştuk artık. Evlerimiz neredeyse yan yana sayılırdı. Babam hepimizi doldurur tekneye, Heybeli’nin Çamlimanı’na götürürdü yüzmeye. Sonra da dönüşte poyraz patlamamışsa, ada turları yapardık. Kaşık, Heybeli, Burgaz, Büyükada turları… Havanın durumuna göre binde bir Kınalıada’ya veya Sivri’ye…
Medeni Bey’in evindeki ilk çocukluktan gençlik yıllarımıza kadar, babamın ta Kaşıkadası’nın önünden salıverdiği “Fii fuu-fii fuu” ıslığı ki “Hazırlanın tekneyle denize çıkıyoruz,” demekti, hep keyif ve heyecanla beklediğimiz bir ses olmuştur.
Öyle günlerden birinde, hiç unutmadığım, asla açıklanamayacak oldukça ilginç ve de garip bir olay yaşamıştık. Heybeli’nin açıklarındayken arkadaşımız Yeğsapet-Nono, ıslak mayosuyla sandalın kenarında duran naylona sarılı babamın hiç yanından ayırmadığı motor ehliyetinin üzerine oturuyor.
Ehliyet poposuna yapışıyor. Sonra küpeşteye dayandığı bir anda