"Mübeccel Mübeccel ben ben olayım da seni hiç anlamayayım ha
N'olur uzat bacaklarını Galata'dan denizlere uzat uzat da
Zırlamadan anlat on ikisi de deli olan kardeşlerini Mübeccel
Anlat kimlerin yüreğinde Kız Kulesi gibi grev çivileri var
Kimler boş sarnıçlara iğilmiş ha bağırır ha bağırır
Sen kahırlanma bana gözlerim Çin'de benim çiçek bahçelerine kaçmış
Benim hiç Çin'de bir ablam olmamış hiç çiçekçi dükkânım olmamış
..."
İstanbul’un çok gelinip geçilen ama dünya başkentinin uzun tarihi için yeni sayılacak bir semtindeyiz. Gümüşsuyu ve Taksim, hem Aksaray’la hem Galata ve Kasımpaşa veya Üsküdar’la karşılaştırılamayacak kadar yeni semtler sayılır. Ama 20. yüzyıl tarihinin bu bölgedeki her binaya ve her köşeye sindiğini söylemek gerekir.
Şehrin kadim sokaklarında yankılanan her ayak sesi, aslında bir dönemin, bir yaşanmışlığın ve kaybolup giden hayallerin notalarıyla yazılmış bir destandır; Beyoğlu'nun o kendine has karmaşasında insan, hem kendi geçmişini hem de bu şehrin hiç bitmeyen hikâyesini yeniden keşfeder.
Boğaziçi’ne vardığımız zaman, ilk dikkati çeken şeyler, İstanbul önünde yatan düşman gemileriydi. Karaya zorlukla çıktık, Galata rıhtımı, berelerini yana eğmiş sarhoş Fransız bahriyelileri ve zenci askerlerle doluydu. Hele, sağa sola yalpa vuran, önüne gelene sataşan bu bahriyeli oğlanlara, hatta asker bile denemezdi.